Connect with us

Hi, what are you looking for?

HariciyeHariciye

Köşe Yazıları

B. Sarper Bayramoğlu yazdı: “Bir Bahar Masalı: Soykırım İddiaları ve Türk Tezleri”

Yıllar boyunca her 23 Nisan coşkusu, ertesi gün yerini acaba dönemin ABD Başkanı ‘soykırım’ diyecek mi diye tedirgince beklemeye bıraktı. Nitekim sonunda korktuğumuz başımıza geldi, ancak yine de Ermeni diasporası tatmin olmadı ve her yıl 24 Nisan’da bu masal, temcit pilavı edasıyla Türk ulusunun önüne konulmaya devam ediyor. Peki ama yıllardır bu süreç kendini tekrarlarken, Türk tezleri ne durumda?

En baştan belirtmek gerekir ki bu yazı, geleneksel Türk tezlerinin kim bilir kaçıncı derlemesi olmayacak. Daha ziyade, Türk tezlerinin sunumlarındaki hatalara odaklanacak.

Soykırım Endüstrisi

Neden yüz yıl önce yaşanmış, döneme dair yaşayan artık kimsenin kalmadığı bir konu inatla sıcak tutulmaya çalışıyor? Üstelik ‘soykırım’ tanımının ilk kez 1944’te kullanıldığı ve Birleşmiş Milletlerin ‘Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni 1948’de kabul ettiğini de hatırlarsak, kamulaştırılan malları için tazminat almalarının hukuki olarak mümkün olmadığını da görmüş oluruz.

ABD’li siyaset bilimci Norman Finkelstein, Yahudi Soykırımı’nın Yahudilerce sömürülerek bir çıkar aracı olduğunu iddia eder ve buna ‘soykırım endüstrisi’ ismini verir. İşte bu sebeple her yıl neden bu iddialarla karşılaştığımız sorusunu yanıtlarken önce konuya bariz olan ama az insanın dile getirdiği bir gerçekle başlamak gerekiyor: Ermeni Soykırımı iddiaları da yıllar içerisinde kendisine bir endüstri doğurmuş durumda. Çeşitli ülkelere dağılmış, ancak kimi ülkelerde kümelenmiş olan Ermeni diasporası, lobi faaliyetlerini bu konuya odaklayarak bu soykırım endüstrisine fon yağdırıyor.

Ermeni diasporasının bu sayede kazandığı pek çok çıkar var. Fransa, ABD gibi kümelendikleri bölgelerde doğrudan blok halinde oy kullanmaları sayesinde siyasi karar vericiler üzerinde etki sahibi olabiliyorlar. Böylece siyasiler, durmadan Ermeni tezlerini savunabiliyor.

Dönen maddi çıkarlar ise madalyonun bir diğer yüzü. Bu konuya akan fonlar sayesinde filmler çekiliyor, etkinlikler yapılıyor. Son zamanlarda pek çok alakasız yapımlarda bile bu iddiaları görebiliyorsunuz. Disney’in Marvel evrenindeki bir karakter neden o sırada sahip olduğu güçlere geçmişte sahip olsaydı Ermeni Soykırımı’nı engelleyebileceğini söyler ki? Bir süper kahraman dizisinde yeri olmayan bu diyalog, elbette ki bu sektörün ürünlerinden birisi.

Ancak Ermeni diasporasının kazandığı en önemli şey meşruiyet. Özellikle de günümüzdeki post-truth çağında, herkesin bir hikâyesinin olması ve kendine ait, mümkünse mağduriyet yaratabileceği bir travmasının olması, o kişi veya kitlelere önemli bir meşruiyet kazandırır oldu. Nitekim yıllar içerisinde soykırıldığı iddia edilen Ermeni nüfusunun gittikçe kabarmasında da çağımızın şartlarının da etkisinin olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz.

Yani bir açıdan bakıldığında amaç Türklere soykırım iddialarını kabul ettirmek değil, bu sektörün devamlılığını sağlamak. Sorunun çözümsüzlüğü, Ermeni diasporasını pek çok açıdan besliyor. Bu yüzden asla bir çözüme kavuşmaması diasporanın daha çok işine geliyor.

Ne İlk, Ne Son

Öncelikle Türkler bu tür iddialar ile ilk kez karşılaşmıyor. 1876 yılında Bulgar İhtilâli başlamış, Osmanlı İmparatorluğu’nun başta hazırlıksız olmasına rağmen bölgeye müdahale etmesi ile isyan bastırılmıştı. Gerek yerli gerekse yabancı gözlemcilere göre öldürülen isyancı sayısı 3000-4000 arasındaydı. Buna rağmen Avrupa’da adeta bir Haçlı ruhu oluşmuş ve Batı basınında öldürülen isyancılar ile ilgili 12.000 ilâ 100.000 arası değişen sayılar verilmeye başlanmıştı. Bununla beraber çocukların köleleştirildiği, kadınlara tecavüz edildiği, mültecilerin açlıktan ölüme terk edildiği ve yüzlerce köyün yakıldığı da söyleniyordu. Yabancı gözlemcilerin raporları bile bu konuda basındaki yaygarayı sakinleştirmeye yaramamıştı. Birleşik Krallık’taki Türk imajı bu vesileyle yerle bir olmuş, Türk yanlısı Diasraeli hükümetinin eli çok zayıflamışken Türk düşmanı Gladstone ve partisinin eli fazlasıyla kuvvetlenmişti. Ve tüm bu süreç içerisinde Bâbıâli hazırlıksız yakalandığı için hiçbir kriz yönetimi gerçekleştirememişti.

Bulgar İsyanı bu konuda bir emsal oldu demek yanlış olmayacaktır. Abartılı katliam haberlerine karşı Avrupa’da oluşan tepki, Batı devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine müdahale etmesine yol açmıştı. Bu model de ilerleyen yıllarda Ermeniler için de kullanılacaktı.

Günümüzde baktığımızda ise bu modele karşı Türk devletinin gelişmiş bir refleks oluşturamaması sebebiyle karşımıza artık Süryani Soykırımı, Pontus Soykırımı ve hatta Kürt Soykırımı bile çıkmakta.

Türkler Nerede Yanlış Yapıyor?

Gerek Türk vatandaşlarının gerekse Türk devletinin unutmaması gereken en önemli şey, diasporanın bu konuda bir çözüm istemediği. Türkiye yarın iddiaları kabul ettiğine yönelik bir açıklama yapsa dahi Ermeni diasporasının bu tutumunda bir değişiklik olmayacaktır.

‘Soykırım’ kavramı İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası alanda toplumları ve devletleri dışlayan ve ötekileştiren bir kavram. Bu kavram hangi toplum ile yan yana gelirse o toplum için oldukça kötü bir imaj oluşturuyor. Bu yazının yazıldığı tarihlerde bile İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığının dillendirilmesi, kendisi soykırıma uğramış bir toplumu bile bu kötü imajın etkisi altında bırakıyor. Nitekim yurtdışındaki PKK diasporasının da sıklıkla Türkiye’yi Kürtlere soykırım yapmakla suçlamasında da bu amaç yatıyor. Devletler elbette ki böyle bir şeyin olmadığının farkında olsa da bölgeden bihaber olan toplumları, Türklerin etraflarındaki halkları yüzyıldır soykırdığını düşünür hale geldi.

Kimileri her ne olduysa bunun Osmanlı İmparatorluğu döneminde olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti’ni alâkadar etmediğini söylese de ne yazık ki konuyu böyle kestirip atabilecek durumda değiliz. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun sadece rejimini reddetti. Pek çok açıdan Osmanlı’nın devamı olan Türkiye, bu konuyu da imparatorluktan miras olarak almış durumda. Ayrıca bu konunun Osmanlı’yı ilgilendirdiğini söylemek, bir açıdan da iddiaları kabul etmek anlamına gelecektir.

Hatalarımızdan birisi bu konuda yıllar içerisinde başkalarına güvenmek oldu. Özellikle Yahudi lobisi, uzun yıllar Türk tezlerini bilhassa ABD’de destekleyerek, Ermeni iddialarının meşrulaşmasına engel oldu. Ancak başkasının ipiyle kuyuya inmeye alışmak da hatalıydı. Keza İsrail ile aramızın bozulması, doğal olarak Yahudi diasporasının da desteğini bizden çekmesine yol açtı. Elbette burada gözden kaçırılan detaylardan birisi, Yahudi lobisinin bu desteği bize durduk yere vermemesiydi. Modern zamanlardaki en büyük soykırım hareketini tarihinde barındıran Yahudilerin de bu konuda kendilerine ait bir endüstrisi mevcut ve bu statüyü Ermenilerle paylaşmak kesinlikle işlerine gelmez. Nitekim muhtemelen tam da bu yüzden, Mavi Marmara Baskını ve Davos Krizi gerçekleştikten sonra bile bir süre daha Yahudi lobisinin görünmez elini, Ermeni Soykırımı iddialarında hissetmeye devam ettik.

Elbette soykırım endüstrisinden bahsederken iğneyi kendimize de batırmamız gerekiyor. Türkiye’de de devletin ayırdığı bütçelerden kendince pay kapmak için aynı tezleri tekrarlayan pek çok yayın bulabiliyoruz. Genellikle bu tür faaliyetler kitap basma ve bazı üniversitelerde konferanslar düzenleme şeklinde geçiyor. En başarısız yanı ise yayınların Türkçe olması. Kendi sahamızda, kendi kendimize oynadığımız bir topla aslında kendimize gol atıyoruz. Bu yüzden soykırım endüstrisinin daha ufak bir çapta da olsa Türkiye’de de bulunduğunu söyleyebiliriz.

Muhtemelen en büyük hatamız ise sorunu sürekli tarih sahasına çekmeye çalışmamızda. Ermeni diasporası zaten çözüm istemediği için sorun, bilimsel kurullar kurularak çözülebilecek bir durumda değil. Bu tür davetleri Türkiye defalarca kez yapsa da karşılık alamadı. Hatta Yusuf Halaçoğlu’nun aktardığına göre, bu konuda İsviçre’de yapılan bir toplantıya gelmeyi bile reddettiler. Tüm bunlar, Ermeni diasporasının sorununun zaten tarihsel bir gerçeği açığa çıkartmak olmadığını ortaya çıkartıyor. Bu sebeple Türkiye’nin bu konuyu sürekli tarihçilere devretmesi aslında hiçbir meyve vermeyen bir retorik. Nitekim zaten diaspora bunu kabul etse bile, bu kez de Osmanlı arşivindeki belgelerin güvenilirliğini tartışmaya açacaktır.

Yeni Hedefler, Yeni Stratejiler

Bu başlıkta bahsedilenler, yapılabileceklerin sadece ufak bir parçası olacak. Yine de belirtmek gerekir ki bunların bir kısmı geçmişte az da olsa zaten yapılmaktaydı. Bu yüzden bu uygulamalara acilen geri dönülmesi önemli.

1. Yabancı ülkelerde, Türk tezlerini savunabilecek elitlerden oluşan bir network oluşturulmalı. Bu tür bir network az sayıda kişi içerse de geçmişte mevcuttu. Ancak bu faaliyetler sürdürülmediği için artık bu tür bir ağ geriye kalmadı. Halkla ilişkiler disiplininin temel prensiplerinden birisi gereği kitleler güvendikleri kişilerin referanslarını daha çok önemserler. Bu yüzden hedef ülkelerdeki elitlerin Türk tezlerini savunmalarını sağlamak kritik önem arz etme. Öte yandan özellikle de gelinen noktada bu kolay olmayacaktır, çünkü bu tezleri savunmaya başlayanlar doğrudan mimleneceklerdir.

2. Türk diasporasının bu konuda örgütlenmesi gerekmekte. Bu konuya daha önce başka bir yazıda detaylıca değinmiştik, ancak Türk diasporasının teşkilatlanamaması ve dağınık yapısı bu konuda büyük bir zayıflık teşkil etmekte. Yurtdışı Türk ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’nın ABD’deki Türk diasporasına yönelik Ermeni iddialarına dair savunuculuk eğitimi vermeye başlamadı bu konuda olumlu bir adım olsa da henüz yeterli olmaktan son derece uzak.

3. Diaspora Ermenileri ile Ermenistan Ermenilerinin yaşam şartları birbirinden çok farklı. Ermenistan yoksulluk içindeyken diaspora, paralarının ve fonlarının çoğunu vatanlarına yardımdan ziyade soykırım endüstrisine yatırmakta. Bu noktada Ermenistan Ermenilerinin, diaspora için adeta bir kukla, bir piyon görevi gördüğünü söylemek önemli olacak. Özellikle bu farkın üzerine gitmek, diaspora Ermenilerinin savunmaya çekilecekleri bir alan yaratmaya yarayacağı gibi, bu farkın Ermenistan’da da dile getirilmesini sağlamak aralarında derin bir çatlak yaratabilir.

4. Doğu Cephesi tarihi halen yeterince detaylı oluşturulmuş değil. Her ne kadar yukarıda bu konunun sadece tarih uzmanlarına bırakılması çabasını tenkit etsek de bu konunun vazgeçilmez parçaları oldukları da bir gerçek. Gerek Birinci Dünya Savaşı gerekse Milli Mücadele döneminde kimi cephelere yönelik yoğun bir çalışma ve literatür birikimimiz olsa da Doğu Cephesi ihmal edilmiş durumda. Türk akademisinin bu konuda yoğun ve işbirliği içinde çalışarak savunucular için gereken verileri oluşturmaları önem arz etmekte.

5. Avrupa’da pek çok ülke halen resmi olarak iddiaları tanımış değil. Ayrıca Asya ve Afrika’da da iddialar karşılıksız kalıyor. Yani Ermeni Soykırımı iddiaları her ne kadar sıklıkla yüksek sesle dile getirilse de Ermeni diasporası aslında çok başarılı değil. Türkiye’nin şimdiden bu bölgelere proaktif bir açılım gerçekleştirmesi ve bu iddiaların bu bölgelere de sirayet etmesini engellemesi önem arz etmektedir. Zaten iddiaların kabul edildiği bölgelerdeki mücadele ise daha uzun süre olacaktır.

Sonuç

Türk devleti tarihinde birden fazla topluma yönelik soykırım ve etnik temizlik suçlamalarıyla sürekli yüzleşmekte. Ne yazık ki bu iddialar ile mücadelelerde yapılan ciddi hatalar var. Bu konuda artık onurlu duruş sergileyerek arşivler açmak ve ortak tarih komisyonları kurulmasını talep etmenin bir sonuç vermediği aşikâr.

Bu nedenden ötürü Türklerin artık daha pratik sonuçlar veren stratejileri benimsemesi gerekmekte. İddiaları çürütmeye çalışarak savunmada kalmak yerine, kendisi iddialar yöneltir bir tutuma geçmeli ve Ermeni diasporasını savunmaya çekilmeye zorlamalıdır.

Proaktif tutum bu konuda önem arz etmektedir. Henüz iddiaların güçlü dile getirilmediği yerlerde önlem alınmalı, Ermeni diasporasının güçlü olduğu yerlerde ise Türk tezlerini savunan elitlerin oluşturulması gerekmektedir.

Pratik sonuçlardan uzak durarak izlediğimiz stratejiler sebebiyle bir zafiyet oluşmakta ve bundan faydalanmak isteyen diğer gruplar da son yıllarda seslerini yüksek sesle çıkartarak geçmişte etnik temizlik ve soykırıma maruz kaldıklarını iddia etmektedir. Ermeni iddiaları ile güçlü bir şekilde mücadele etmek de yeni filizlenen bu iddiaların önünü kesmekte oldukça etkili olacaktır.

 

 

 

 

 

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

Köşe Yazıları

Basra Körfezinin girişinde yer alan Abu Musa, Küçük ve Büyük Tund adaları 1971 yılında İran tarafından adaların ilhak edilmesinden itibaren günümüze kadar geçen sürede...

Köşe Yazıları

En sonda söylemek gerekeni en başta söyleyelim; Türkiye bu projeyi tamamlayacak, öngörülebilir gelecekte de tamamlamaktan başka bir seçeneğe sahip değil. Bu mecburiyetin gerekçeleri ayrı...

Köşe Yazıları

Yunanistan, önümüzdeki 6 yıl içerisinde sahip olacağı kabiliyetler sayesinde, olası bir çatışmanın 8. saatinde; Tüpraş ve Aliağa rafinerileri; Gölcük ve Aksaz donanma üsleri, Arifiye...

Köşe Yazıları

1949 yılında kuruluşunun hemen ardından İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olması, Tel Aviv ile Ankara arasındaki ilişkileri başından itibaren özel kılan önemli...