Connect with us

Hi, what are you looking for?

HariciyeHariciye

Köşe Yazıları

Burak Yıldırım yazdı: “Hamas Neleri Başardı?”

Bu makalenin konusuyla ilgili bir hususu baştan belirtmekte fayda var. Hamas’ın başarısı olarak tanımlanan gerçeklikler bir Hamas övgüsü değildir; gözlemler ve veriler neticesinde yapılan yorumlardır. Bu bağlamda hayatlarını kaybeden Filistinli ve İsrailli sivillerin maktülleri olan hiçbir tarafa sempatiyle yaklaşılmamıştır. Terörün ve savaş suçlarının tanımları oldukça berraktır ve tarafların eylemleri ve bu eylemlerinin tanımları da sabittir. Hamas bir terör örgütüdür, İsrail de savaş suçu işlemektedir. Savaş suçlarıyla terör eylemleri arasında ahlaki ya da hukuki bir hiyerarşi bulunmamaktadır.

Hamas’ın 7 Ekim saldırısında ne hedeflediğini asla bilemeyeceğiz. Ancak hedeflediğinin çok daha ötesinde bir sonuç elde ettiğini söylemekte de beis yok. Bu saldırı neticesiyle, Orta Doğu’da bildiğimiz ve kabul ettiğimiz paradigmalar 7 Ekim tarihi itibariyle geçerliliğini büyük ölçüde yitirdi. Dünyanın artık eskisi gibi olmayacağı bir döneme girdik, ancak yeni dünyada bizleri nelerin beklediğini henüz bilmiyoruz.

• İsrail’in caydırıcılığı sorgulanır hale geldi;

İsrail muteber ve egemen bir devlet olarak, belli parametrelere göre Orta Doğu’daki en güçlü devletlerden birisidir. Ekonomik, diplomatik ve askeri açıdan tartışılmaz kapasitelere sahiptir. Küçük bir nüfusa sahip olmasına rağmen oldukça büyük bir ekonomiye sahiptir ve bu büyüme eğilimi her şeye rağmen devam etmektedir.

İsrail, dünyadaki her kutupla güçlü ve mütekabil diplomatik ilişkilere sahiptir. Kuruluşundan bugüne kadar komşularıyla ilişkileri çatışmacı dinamikler üzerinden ilerlese de aynı anda Batı dünyası, Çin ve Rusya ile iyi ilişkilere sahiptir. Askeri açıdan son derece kabiliyetli bir kara kuvvetlerine ancak ondan çok daha yüksek kapasiteye sahip bir hava kuvvetlerine sahiptir. Deniz kuvvetlerini ise güçlendirmektedir ve yeni yetenekler kazandırmaktadır.

İsrail, onlarca yıldır bu kapasiteleri sayesinde hasımlarının saldırılarının somutlaşmasını engellemiştir. Bu anlamda seferberlik ilan etmeden; elindeki imkânlar sayesinde kendisine yönelecek devletlerarası taarruzlardan ülkesini ve vatandaşlarını koruyabilmiştir. İsrail devletinin güvenlikçi anlayışı ise istihbarat teşkilatları tarafından şekillendirilmektedir. Bu kurumların fonksiyonları ve yetenekleri de küresel olarak saygın ve etkin bir algıya sahiptir.

Tüm bu bağlamları ele aldığımızda Hamas’ın başarıya ulaşan saldırısı İsrail’in güvenlikçi politikalarını, güvenlik bürokrasisini ve bunların toplamı olan caydırıcılığını sorgulatır hale getirmiştir. Egemen bir ülkenin caydırıcılığı sorgulanır hale geldiğinde ise ortaya ‘’salgın bir hastalık’’ çıkar ve diğer egemen devletler için de ortaya riskler çıkmaya başlar.

Silahlı devlet dışı oluşumlarla uzun yıllardır etkin çatışma halinde olan Türkiye, Mısır ve İran gibi bölge ülkeleri Hamas’ın metotlarını kopyalayan hasımlarıyla karşı karşıya kalabilirler. Dahası, herhangi bir ülkenin herhangi bir politikasından ve tutumundan memnun olmayan gruplar dünyanın her yerinde egemen devletler için erişilebilir teknik ve teçhizatlarla tehdit üretebilecek kapasitelere erişebilirler.

Lider kadrosu ölen/öldürülen Wagner gibi paralı güvenlik şirketlerinin dünyanın her yanına yayılmış paralı askerleri de bu tür devlet dışı silahlı grupların yeteneklerini ve kapasitelerini dramatik şekilde arttırabilirler.

• İsrail tarihinde ilk kez stratejik olarak kaybetti

İbrahim Anlaşmaları süreciyle bölge ülkeleri arasında kalıcı bir barış ve işbirliği sürecinin başlaması hedeflenirken esasında bu anlaşmanın hedefi İsrail’in hasım ülkeleriyle ilişkilerinin normalleşmesini sağlamaktı. Son birkaç yılda bu anlaşma temelinde birçok Orta Doğu ülkesi, geçmişteki sert çatışma iklimlerine rağmen bir araya gelebildi. Siyasi ve ekonomik ortaklıkların kurulması yönünde de birçok zirve gerçekleşti. Tüm bu sürecin somut çıktıları da kamuoyunun önüne geldi. Dahası Hindistan’dan Avrupa’ya açılacak olan ve ana hatları son G20 zirvesinde açıklanan yeni ticaret yolu da bu normalleşme zemininin üzerine inşa edildi.

Tüm bu olumlu ve uzlaşmacı iklim ise Hamas’ın saldırısı ile ortadan kalktı. Trilyon dolarlık hacme sahip olması beklenen ticari işbirlikleri, enerji koridorları ve kalıcı barış müzakereleri rafa kaldırıldı. Şüphesiz ki bölge ülkelerinin toplumlarının Hamas saldırısı ve sonrasında ortaya çıkan tablo ile ilgili verdikleri tepkiler belirleyici oldu. Ancak Orta Doğu’daki hanedanlıkların bu tepkilerin ciddiye alınmasının temelinde ise Arap Baharı deneyiminin olduğunu söylemekte beis yok. Radikalleşen toplumların çok güçlü ve onlarca yıldır hüküm süren muktedirleri devirdiği görüntüler hala taze ve kimse de bu tür riskler almaya meyilli değil.

Hamas’ın saldırısından sonraki süreçte –bu makale saldırıdan 23 gün sonra yazıldı- İsrail’in verebildiği karşılık Gazze ablukasını daha da sıkılaştırmak ve hava harekatları düzenlemekten ibaret oldu. Ancak İsrail, attığı bu adımlarla yeni ya da farklı bir şey yapabilmiş değil. Abluka 16 yıldır devam ediyor ve son yıllarda sayıları değişkenlik göstermekle birlikte Filistinli sivillerin güvenlikleri İsrail tarafından göz ardı ediliyor. Hamas’ın kapasitesi ve nüfuz alanında ise herhangi bir daralma henüz söz konusu değil.

• İsrail güvenlik bürokrasisinin zaaflarını ve uğradığı erozyonu ifşa etti

Netanyahu hükümetinin muktedirliği algılama tarzı, siyaseti domine etme ve bürokrasiyi tamamen kontrol etmek üzerine kuruludur. Geçtiğimiz yaz İsrail iç siyasetinin gündemini oluşturan yargı reformu da bunun bir parçasıydı. Güçler ayrılığı ilkesini ve denge-denetleme mekanizmalarını kendi iktidarının önünden kaldırılması gereken engeller olarak gören Netanyahu, süreç içerisinde İsrail’in kurumsal reflekslerini zayıflattı.

Özellikle İsrail güvenlik bürokrasisinin 7 Ekim’i önlemede ve cevap vermekte oldukça yetersiz kalması da İsrail’in askeri kapasitesiyle ilgili algıların bir mit olduğu fikrinin yaygınlaşmasına zemin tanıdı. Tüm bunlara ek olarak herhangi bir ülkenin tüm güvenlik bürokrasisinin sulh zamanlarındaki ana görevinin bu tür senaryolara hazırlanmak olduğunu da aklımızda tutmalıyız. Elbette her kurumun hata yapma ve yetersiz kalma payı bulunmakla birlikte İsrail’in tepki verme süresinin de çok uzun olması daha kronik ve yapısal bir sorunun var olduğuna işaret ediyor.

Bu noktada İsrail’in caydırıcılığıyla ilgili oluşacak riskleri tekrar düşünmek ve tehlikenin sadece İsrail için oluşmadığını; benzer siyasi eğilimlere sahip hükümetlerin kendi ülkelerini benzer risklerle karşı karşıya bıraktığını da hatırlatmak gerekiyor.

• Filistin’in liderliğini fiilen ele geçirdi

Hamas’ın kendisini ideolojik olarak konumlandırdığı İhvan çizgisi, İbrahim Anlaşmaları süreciyle birlikte siyasi desteğini neredeyse tamamen kaybetmişti. Diğer Sünni-İslam çizgisindeki örgütler ve iktidarlarla girdiği rekabette önemli mevziler kaybetmişti. Bu nedenle Batı Şeria’dan geriye kalan enklavlarda hukuki iktidara sahip olan El Fetih de Filistin’in tek meşru temsilcisi olarak görülüyordu.

Farklı bir nüfuz alanı tasarlamak isteyen İran’ın Filisitin Davası hamiliği iddiası da Hizbullah gibi örgütlerin öncülüğünde kendine destek buluyordu. Bu himayet iddiasının getirdiği rekabet ise Suriye ve Irak’ta İhvan-İran arasında silahlı çatışma boyutunda bir ayrılığı işaret etmekteydi. İslami Cihat ise bu bağlamda Gazze’de İran’ın ideolojik çizgisinin bir uzantısı olarak faaliyet gösteriyordu.

7 Ekim’de ise Hamas’ın Gazze’deki tüm silahlı ve silahsız örgütleri tek bir karargâh çatısında toplayıp müşterek bir taarruz yönettiğine şahit olduk. Sadece İslami Cihat değil, katkıları ve nüfuz alanları sınırlı da olsa sol-seküler örgütler de bu karargâha dâhil olmuşlardı.

Tüm bu sürecin neticesinde ortaya çıkan tabloya baktığımızda; Hamas’ın askeri niteliği daha ön planda olmak üzere; İsrail ile çatışmacı kanadın liderliğinin zımnen de olsa kabul edildiğini söyleyebiliriz. Dahası Filistin toplumunu da İsrail ile müzakerelere devam etmenin politik bir karşılığının olmayacağına ikna ettiğini de gözlemlemek mümkündür.

• BRICS genişlemesini güçlendirdi

1 Ocak 2024 itibariyle BRICS üyesi olacak olan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi bölgenin önemli güç merkezleri siyasi ilişkilerini İbrahim Anlaşmaları üzerinden Batı’yla, BRICS paydaşı olarak da Doğu’yla dengeli bir sürdürmeyi tasarlamışlardı. Ancak yaklaşık 3 haftalık süreç neticesinde artık tarafı ve karşılığı kalmayan İbrahim Anlaşmalarından geriye sadece BRICS’in nüfuz alanının kaldığını görüyoruz.

İsrail’in askeri harekât tarzının izah edilemez boyutlarda olması itibariyle bölgedeki toplumlarında Batı ile zaten zayıf olan duygusal bağı tamamen kaybettiğini de hesaba katacak olursak; BRICS çizgisinin daha fazla toplumsal rıza üretmesi zor olmayacaktır. BRICS liderliğinin ve taraflarının herhangi bir diplomatik zemin kaybedecek girişimde-aksiyonda bulunmaması da politik seyrin kendi lehlerine ilerlemesine imkân tanıyacaktır. Enerji ihracatçısı ülkelerin Batı’ya karşı itidalli yaklaşımlarını da ayrıca not etmek gerekmektedir.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

Köşe Yazıları

Basra Körfezinin girişinde yer alan Abu Musa, Küçük ve Büyük Tund adaları 1971 yılında İran tarafından adaların ilhak edilmesinden itibaren günümüze kadar geçen sürede...

Köşe Yazıları

En sonda söylemek gerekeni en başta söyleyelim; Türkiye bu projeyi tamamlayacak, öngörülebilir gelecekte de tamamlamaktan başka bir seçeneğe sahip değil. Bu mecburiyetin gerekçeleri ayrı...

Köşe Yazıları

Yunanistan, önümüzdeki 6 yıl içerisinde sahip olacağı kabiliyetler sayesinde, olası bir çatışmanın 8. saatinde; Tüpraş ve Aliağa rafinerileri; Gölcük ve Aksaz donanma üsleri, Arifiye...

Köşe Yazıları

1949 yılında kuruluşunun hemen ardından İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olması, Tel Aviv ile Ankara arasındaki ilişkileri başından itibaren özel kılan önemli...