Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi (NSS) yayınlandı. Metin, Trump’ın ilk dönemindeki (2017) ve kısmen Biden yönetiminin belgelerinde (2022) dönülen “büyük güç mücadelesi” (great power competition) zeminini bir üst basamağa çıkarıyor. Yani ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana sürdürdüğü “liberal hegemonya” doktrininden uzaklaşıp (tam bir kopuş olarak nitelendirmek zor, zira metin ABD’nin küresel üstünlüğünü, doların rezerv para statüsünü, ittifak ağlarını koruma hedefiyle yazılmış), yerine 19 yüzyıl tarzı, katı bir “merkantilist realizm” koyduğunun şimdiye kadarki en keskin ilanı.
Strateji belgeleri, hele ki ABD gibi bir imparatorluk için Allah’ın emri değil. Hele ki devamlı suretle esnekliği vaaz eden bir metin, hiç değil. Dolayısıyla, metinde geçenleri katı bir rol haritası olarak değerlendirip bunun üzerinden müneccimlik yapmamak lazım. Bunun yerine, şu anda ABD’yi yöneten, Trump sonrasında Cumhuriyetçi bir başkan devam ederse belki de 2040’lara değin başta olacak kadroların zihninde nereye oturduğumuzu anlamaya çalışmamız gerekiyor.
Metinde yer alan en somut jeostratejik değişimini ABD’nin enerjiye bakışında görüyoruz. ABD, artık Ortadoğu petrolünün “bekçisi” değil, küresel enerji piyasasının agresif bir “oyuncusu” ve “hakimi” (metinde bkz. Energy Dominance) olacağını ilan ediyor. “İklim değişikliği ideolojisinin reddi” ve “Net Zero” politikalarının çöpe atılması, basit birer iç politika hamlesi değil; ABD’nin Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine (tefsiren) şunu deme şekli: “Rus gazının işi bitti, Katar veya İran gazına bel bağlayamazsınız; enerji güvenliğiniz için Amerikan LNG’sine ve nükleer teknolojisine muhtaçsınız.” ABD, enerji ihracatını müttefikleri “hizaya sokma” aracı olarak kullanacak. Doların rezerv para statüsünün, artık yalnızca petrol ticaretiyle değil, doğrudan Amerikan enerji arzıyla tahkim edildiği (hatta belki de bir süre sonra “gas-dollar” olarak kavramsallaştırılacak) yeni bir mekanizmaya geçiş hedefleniyor.
Metindeki ikinci önemli konu, değerler söyleminin liberal evrenselcilikten bir “Batı medeniyeti” söylemine evrilmesi; İttifak’ın iç işleyişinin ise fiilen bir maddi yük paylaşımı (burden-sharing) pazarlığına indirgenmesi. Hague Commitment maddesinde geçen %5 savunma harcaması şartı, şu an %2’yi zor tutturan çoğu Avrupa ülkesi için imkansız. Bu durum, NATO’nun fiili olarak küçülmesi veya “iki vitesli” (two-tier) bir yapıya dönüşmesi demek. Yani ABD, Avrupa’nın savunmasını sübvanse etmeyi bırakıyor.
Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde sınır güvenliğini “foederati”ye devretmesi gibi, ABD de Avrupa’da ve Ortadoğu’da lejyon bulundurmak yerine, parasını ve silahını veren yerel güçlere “bölge valiliği” vermeyi planlıyor. Baltık ülkeleri ve Polonya hattının Amerikan varlığına daha az, bölgesel koalisyonlara daha çok yaslanması ve Karadeniz’de Romanya-Polonya-Türkiye üçlü işbirliğinin bunun ayak sesleri olduğunu söylemek mümkün. Gelgelelim Roma, foederati güçlerini hiçbir zaman “gerçek Romalı” olarak görmemişti. Benzer şekilde, bu model, müttefikleri NATO’nun karar alma mekanizmasından uzaklaştırıp sadece bir “sınır garnizonu”na dönüştürme riskini de içinde taşıyor. Üstelik metindeki “civilizational erasure” ve “Europe to remain European” gibi ifadeler, İttifak’ı gitgide bir “Medeniyet Kulübü” olarak ele alıyor. Bu çerçevede Türkiye gibi kültürel olarak “öteki” görülebilecek müttefiklerin, ancak garnizon rolü gördükleri sürece tolere edildiği, karar masasında ise giderek marjinalleştiği bir düzenle karşı karşıya kalma ihtimalini yok saymamak gerekiyor.
Gelelim askeri doktrine. ABD, Ukrayna savaşından ve Gazze’den çok net dersler çıkarmış. Metin, “ucuz dronlar ve füzeler ile bunları vurmaya çalışan pahalı sistemler arasındaki uçurumu” stratejik bir açık olarak tanımlıyor. F-35 gibi ultra pahalı ve az sayıda bulunan platformlar yerine; seri üretilebilen, maliyet bakımından etkin ve otonom sistemlere geçiş teşvik ediliyor. ABD, savunma sanayisini “barış dönemi” (peacetime) modundan çıkarıp, II. Dünya Savaşı’ndaki “arsenal of democracy” gibi “savaş zamanı üretim kapasitesine” döndürmek istiyor. Buradan Altın Kubbe’ye (Golden Dome) değinmeden geçmemek lazım. ABD anakarasını koruyacak kapsamlı bir hava savunma sistemi vaadi, ABD’nin kıta savunmasına öncelik veren ve meşhur kutu oyununa atıfla “Fortress America” tartışmalarını hatırlatan bir eğilime işaret ediyor; ancak metin aynı anda Pasifik ve Avrupa’daki güç projeksiyonu iddiasını da muhafaza ediyor.
Bir diğer husus Çin. Metin, Çin ile “siyasi” bir mücadeleden (rejim değişikliği vb.) vazgeçip, tamamen “ekonomik ve askeri çevreleme”ye odaklanıyor. Tayvan, Japonya ve Filipinler hattının savunulması, ABD’nin Pasifik’teki kırmızı çizgisi (bkz. First Island Chain). Ancak Tayvan konusunda “statüko” vurgusu, ABD’nin Tayvan için Çin ile topyekûn bir bağımsızlık savaşına girmek istemediğini, sadece Çin’in bu deniz yollarını kontrol etmesini engellemek istediğini tasdik ediyor. Üstelik metin, “friend-shoring” (dost ülkelerle ticaret) kavramını bir adım öteye taşıyıp, tedarik zincirlerini silah olarak konumlandırıyor. Kritik mineraller ve enerji alanında Çin’le sertleşen bir rekabet tasavvur edilmesi, Afrika ve Latin Amerika’yı yeni bir “kaynak rekabeti”nin ön cepheleri haline getiriyor.
Latin Amerika demişken, karşımıza çıkan bir “Trump Corollary” kavramı var. ABD, küresel jandarmalığı bırakırken, kendi arka bahçesi olan Amerika kıtasında, yani Batı Yarımkürede çok daha agresifleşiyor. Metin, Monroe Doktrini’ne atıfla, Latin Amerika’da Çin veya Rus etkisinin (liman alımları, askeri üsler vb.) gerekirse “güç kullanılarak” engelleneceğini ima ediyor. Bunun 19. ve erken 20. yüzyıldaki ABD emperyalizmine dönüş olduğunu söylemek yanlış olmaz. ABD, Ortadoğu’dan çektiği askeri kaynakları, Meksika sınırına (metinde kartellere karşı “öldürücü güç kullanımı” yetkisi verilmesinden de anlaşılacağı üzere) ve Karayipler’e kaydıracaktır.
Şimdi, metin Türkiye’yi nasıl ilgilendiriyor? Öncelikle, metin, Türkiye’yi Suriye bağlamında zikrediyor. Burada Suriye’nin “Amerikan, Arap, İsrail ve Türk desteğiyle” istikrara kavuşabileceği ifade ediliyor. Dolayısıyla, en azından söylem düzeyinde, ABD’nin Suriye’de “Kürt merkezli” politikasından, devlet merkezli bir yapıya geçiş yapma hedefimi görüyoruz. ABD, Suriye’de “ulus inşası” (nation-building) ile uğraşmayacağını bu belgede de açıkça belirtiyor.
Yani bu strateji, Türkiye’yi İsrail ve Körfez ile aynı “istikrar sağlayıcı” blokun içinde tasavvur ediyor. Spekülatif bir yaklaşımla bakarsak bu durum, Türkiye’nin Suriye’deki PKK uzantılarına ilişkin güvenlik kaygılarının, İran’ın daha da zayıflatılması hedefiyle oluşacak “yeni bir statüko” ile giderileceği anlamına gelebilir.
Kuşkusuz, Türkiye’nin bu denklemde yer alması, metinde de işaret edilen “İsrail-İran barışı” ve Gazze’de savaşın bitmesi gibi ön kabullerin gerçekleşmesine bağlı. Türkiye’nin İsrail’le tam normalleşmesi ve genişletilmiş bir “Abraham Anlaşmaları”na dahil olması gibi muhtemel beklentileri birer ihtimal olarak konuşmak dahi ancak bunların yaşanmasıyla mümkün olabilir.
İran’a biraz daha odaklanalım. İran’ın nükleer ve konvansiyonel olarak “sakatlandığı” bir konjonktür, Türkiye’nin doğu sınırındaki jeopolitiği kökünden değiştirecektir (yahut Beyaz Saray’ın tezlerini baz alırsak, değiştirmektedir). Tahran’ın, tarihsel olarak Ankara’yla rekabet ve iş birliği dengesi güttüğü bir coğrafyada kalıcı olarak geriye düşmesi, Türkiye’yi Güney Kafkasya ve Irak’ta başat aktör haline getirebilir.
Ancak ABD, İran’ın zayıflamasıyla oluşacak boşluğun kendisi tarafından değil, bölgesel ortaklarca doldurulmasını istiyor. Bu durum Türkiye’yi, İran’ın vekil güçleri ile belirgin bir sürtüşme içine sokabilir. Bir adım ileri gidersek, Washington, meşhur tabirle “sonsuz savaşlardan” çekilirken, ardında kalan külfeti müttefiklerine yıkmak istiyor denebilir.
Metin, Ukrayna’da çatışmaların hızla durdurulmasını ve Rusya ile stratejik istikrarın yeniden sağlanmasını hedefliyor. Bu yaklaşım, Türkiye’nin savaşın başından beri yürüttüğü “denge ve arabuluculuk” politikasıyla (Tahıl Koridoru vb.) kısmen örtüşüyor. ABD’nin Rusya’yı “yönetilebilir rakip” olarak kodlaması, Türkiye üzerindeki “Rusya’ya yaptırım uygula” baskısını fiiliyatta etkisiz kılabilir. Dahası, metin, Avrupa ülkelerinin Rus gazına bağımlılığını eleştirirken, ABD’nin enerji ihracatını artırmayı hedefliyor. Türkiye, burada Rus gazı ile Amerikan LNG’si arasında bir “enerji hub”ı olma rolünü pekiştirebilir.
Bir diğer konu, “NATO, sürekli genişleyen bir ittifak olmaktan çıkmalı” vurgusu. NATO’nun rolünü bu zaviyeden ele aldığımızda, İttifak’ın doğu kanadında yaşanan krizlerin NATO’nun sorumluluk sahasında görülmesi yerine, gri alanların ve “donmuş ihtilafların” (frozen conflicts) kalıcılaşması daha olası. Bu tür bir konjonktürde, Türkiye’nin Karadeniz’de ve Karadeniz’in kuzeyinde manevra alanının artabileceğini, öte yandan Rusya’yla NATO arasındaki “kırmızı çizginin” bulanıklaşmasının Ankara’nın güvenlik hesaplarını zorlaştıracağını söylemek mümkün.
Hülasa, demokrasi ve insan hakları söylemleri gibi ideolojik dayatmaların yerini “Esnek Gerçekçilik” almış durumda. Güçlü bir orduya, endüstriye ve lidere sahip egemen devletler, ABD için AB gibi bürokratik yapılarından daha değerli müttefikler olarak konumlandırılıyor. Üstelik Suriye ve Rusya dosyalarında, Ankara’nın son on yılda izlediği denge ve güvenlik önceliklerine kısmen yaklaşan bir tablo var.
Gelgelelim, metne pembe gözlüklerle yaklaşma gafletine düşmemek lazım. Trump yönetimi, bölgedeki “kirli işleri” ve bunların maliyetini bütünüyle müttefiklere yıkmak istiyor. İran’ın içe kapanması ve Suriye dosyasının “Körfez-İsrail-Türkiye” eksenine devredilme arzusu, Türkiye’yi çok daha kaotik bir coğrafyanın fiili “saha sorumlusu” haline getirebilir.
Ezcümle, eğer ki ABD hakikaten yeni bir güvenlik doktrinine geçiyorsa, bu durum Türkiye’nin “stratejik otonomi” arayışına belirli bir alan açabilir. Öte yandan Türkiye’yi, Batı ile kurumsal bağları zayıflamış, tamamen “al-ver”e dayalı (transactional) ve kuralsız bir ilişki ağının içine de itebilir. Asıl tehlike, “stratejik otonomi” kazandığını düşünürken, kendini Batı’nın güvenlik şemsiyesinin dışında ve metinde işaret edilen medeniyetçi (civilizational) çizginin öteki tarafında bulmaktır.