Tarih bazen dolambaçlı şekilde da olsa kendi yolunu buluyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında Friedrich Naumann’ın “Mitteleuropa” vizyonu, dönemin şartlarında gerçekleşemedi belki, ama bugün Avrupa Birliği çatısı altında farklı bir formda hayat bulmuş durumda. Özellikle Orta Avrupa’daki Alman ekonomik ve siyasi nüfuzu, yüz yıl önce hayal edilenden çok da farklı olmayan bir görünüm sergiliyor.
Naumann’ın projesi özünde, Almanya’nın doğal ekonomik gücünü kurumsal bir çerçeveye oturtma çabasıydı. Bugün AB içinde Almanya’nın pozisyonuna baktığımızda, bu kurumsal çerçevenin farklı bir formda, ama benzer bir işlevle gerçekleştiğini görüyoruz. Euro bölgesi, esasında bir Alman ekonomik alanı olarak işliyor. Merkez Bankası politikalarından mali disiplin kurallarına kadar pek çok temel ekonomik parametre, Alman ekonomik modelinin gerekliliklerine göre şekilleniyor.
1915’te yayımlanan “Mitteleuropa” kitabında Naumann, 1. Dünya Savaşının Alman zaferi ile sonuçlanması sonrası Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu merkezli, gümrük birliği ve ortak para birimine dayalı bir ekonomik alan öngörüyordu. Bu yapı, başta Doğu Avrupa’da kurulacak yeni devletler ve diğer Avrupa ülkelerinin Almanya’ya bağımlı olduğu bir ekonomik düzen içeriyordu. Günümüzde Euro bölgesi ve AB’nin genişleme süreci, farklı araçlarla benzer bir hiyerarşik yapıyı oluşturmuş durumda.
Özellikle Orta Avrupa’daki durum, Mitteleuropa vizyonunun adeta bir tezahürü niteliğinde. Visegrad Dörtlüsü (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya) ülkelerinin ekonomik yapılanması, neredeyse tamamen Alman sanayi zincirine eklemlenmiş durumda. Bu ülkelerin otomotiv, makine ve elektronik sektörlerindeki üretimi, büyük ölçüde Alman ana sanayinin tedarik zincirinin bir parçası olarak şekillenmiş durumda.
2004’teki AB genişlemesi, aslında Mitteleuropa’nın modern versiyonunun kurumsallaşması açısından bir dönüm noktasıydı. Bu genişleme dalgasıyla birlikte Orta Avrupa ülkeleri, resmen Alman ekonomik alanına entegre oldular. AB’nin sağladığı yapısal fonlar ve uyum fonları, bu entegrasyonun finansmanını sağlarken, Alman şirketlerinin bölgeye yönelik doğrudan yatırımları ekonomik bağımlılığı pekiştirdi.
Visegrad ülkelerinin kendi aralarındaki işbirliği platformu, ilk bakışta Alman etkisine karşı bir denge unsuru gibi görünebilir. Ancak daha yakından bakıldığında, bu iş birliğinin de Alman ekonomik çıkarlarıyla uyumlu bir şekilde geliştiği görülüyor. Örneğin, bu ülkelerin AB içindeki ortak pozisyonları genellikle Almanya’nın tercih ettiği politika çizgisiyle örtüşüyor. Göç politikasında görülen farklılaşmalar bile, özünde Alman sanayisinin işgücü ihtiyaçlarıyla çelişmiyor.
Alman şirketlerinin Orta Avrupa’daki doğrudan yatırımları, bölgeyi adeta bir “extended workbench” (genişletilmiş çalışma tezgahı) haline getirmiş durumda. Volkswagen’in Çek Cumhuriyeti’ndeki Skoda operasyonu, Audi’nin Macaristan’daki tesisleri veya sayısız Alman orta ölçekli işletmenin Polonya’daki yatırımları, bu ekonomik entegrasyonun somut örnekleri. Bu yapı, Mitteleuropa’nın öngördüğü merkez-çevre ilişkisinin modern bir versiyonu olarak okunabilir.
2021 verilerine göre, Visegrad ülkelerinin toplam dış ticaretinin yaklaşık %30’u Almanya ile gerçekleşiyor. Doğrudan yabancı yatırımlarda Alman şirketlerinin payı, sektöre göre %20 ile %50 arasında değişiyor. Özellikle otomotiv sektöründe bu oran çok daha yüksek. Çek Cumhuriyeti’nde üretilen araçların %60’ından fazlası Alman markaları için üretiliyor.
Visegrad ülkelerinin AB fonlarından aldıkları pay ile Alman şirketlerinin bölgedeki yatırımları arasındaki ilişki de dikkat çekici. 2014-2020 döneminde bu ülkelere aktarılan yaklaşık 150 milyar Euro’luk AB fonunun önemli bir kısmı, altyapı ve sanayi projelerine yönlendirildi. Bu yatırımlar, dolaylı olarak Alman sanayinin bölgedeki operasyonlarını destekledi.
2008 finansal krizi sonrasında belirginleşen bu yapı, Covid-19 pandemisi ve Ukrayna savaşı gibi krizlerle daha da pekişti. Tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılması sürecinde, Orta Avrupa’nın Alman sanayisi için önemi daha da arttı. “Friend-shoring” ve “near-shoring” tartışmaları, paradoksal biçimde, bölgenin Alman ekonomik alanına daha fazla entegre olması sonucunu doğuruyor.
Dijital dönüşüm ve yeşil ekonomiye geçiş süreçleri de bu entegrasyonu derinleştiriyor. Alman hükümetinin 2021’de açıkladığı yeşil dönüşüm programı kapsamında, Orta Avrupa’daki tedarik zincirlerinin modernizasyonu için önemli yatırımlar planlanıyor. Özellikle elektrikli araç üretimi ve batarya teknolojileri alanında, bölge Alman sanayisi için kritik bir üs haline geliyor.
Ekonomik entegrasyonun siyasi sonuçları da Mitteleuropa vizyonuyla paralellikler gösteriyor. Visegrad ülkelerinin AB içindeki pozisyonları, genellikle Almanya’nın çıkarlarıyla uyumlu bir çizgide seyrediyor. Örneğin, AB’nin Çin politikası konusunda bu ülkeler, Alman sanayisinin çıkarlarıyla uyumlu bir pozisyon alıyorlar. Rusya’ya karşı politikalarda görülen farklılaşmalar bile, özünde Alman sanayinin enerji güvenliği kaygılarıyla örtüşüyor.
Bu ekonomik entegrasyonun sosyal boyutları da dikkat çekici. Orta Avrupa’dan Almanya’ya yönelik işgücü göçü, karşılıklı bağımlılığın bir başka boyutunu oluşturuyor. 2021 itibariyle Almanya’da çalışan Polonyalı işçi sayısı 860 bini aşmış durumda. Bu durum, Naumann’ın öngördüğü işgücü hareketliliğinin modern bir versiyonu olarak görülebilir.
AB’nin kurumsal yapısı içinde Fransa’nın siyasi ağırlığı ve diğer üye ülkelerin varlığı, elbette Mitteleuropa’nın öngördüğü türden açık bir Alman hegemonyasını engelliyor. Ancak ekonomik realiteler, özellikle Orta Avrupa özelinde, Naumann’ın vizyonuna benzer bir yapıyı ortaya çıkarmış durumda.
Bu yapının sürdürülebilirliği, büyük ölçüde Alman ekonomisinin performansına ve AB’nin kurumsal çerçevesinin sağlamlığına bağlı. Özellikle yeşil dönüşüm ve dijitalleşme süreçleri, mevcut ekonomik entegrasyon modelini daha da derinleştirebilir. Alman sanayisinin bu dönüşüm sürecindeki başarısı, Orta Avrupa üzerindeki etkisini daha da artırabilir.
Diğer yandan, bu ekonomik entegrasyonun yarattığı bağımlılık ilişkisi tek yönlü değil. Alman ekonomisi de Orta Avrupa’daki üretim ağlarına ve işgücüne giderek daha fazla bağımlı hale geliyor. Bu karşılıklı bağımlılık, ilişkinin sürdürülebilirliği açısından önemli bir güvence oluşturuyor.
Sonuç olarak, Mitteleuropa vizyonu, AB çatısı altında ve çok daha sofistike bir formda gerçekleşmiş görünüyor. Özellikle Orta Avrupa özelinde, ekonomik entegrasyon Alman çıkarları doğrultusunda derinleşiyor. Visegrad ülkelerinin kendi aralarındaki işbirliği de bu yapıyı destekleyici bir işlev görüyor. Tarihin ironisi, savaş yoluyla gerçekleştirilemeyen bir projenin, barış ve ekonomik entegrasyon yoluyla hayata geçmiş olması. Bu durum, ekonomik gerçekliklerin er ya da geç kendi yolunu bulduğunun çarpıcı bir örneği olarak karşımızda duruyor.