Articles

ABD Başkan Yardımcısı JD. Vance’in MSC (Münih Güvenlik Konferansı) Konuşması

AdminFebruary 19, 2025 5 min read
ABD Başkan Yardımcısı JD. Vance’in MSC (Münih Güvenlik Konferansı) Konuşması

“Teşekkür ederim. Buraya toplanan tüm delegelere, aydınlara ve basın mensuplarına teşekkürler. Bu fevkalade toplantıyı düzenleyen Münih Güvenlik Konferansı ev sahiplerine de bilhassa teşekkür ederim. Elbette burada olmaktan çok mutluyuz. Burada olmaktan memnunuz.

Bugün bahsetmek istediğim şeylerden biri elbette ortak değerlerimizdir.

Ayrıca Almanya’ya geri dönmek harika. Daha önce duyduğunuz gibi, geçen yıl burada Amerika Birleşik Devletleri senatörü olarak bulunmuştum. Dışişleri Bakanı—özür dilerim, Dışişleri Sekreteri David Lammy ile karşılaştım ve geçen yıl ikimizin de şu an sahip olduğumuzdan farklı görevlerde olduğunu şaka yollu belirttim.

Ama şimdi, milletinin teveccühü eseri siyasi güç verilmiş bizler için, vatandaşlarımızın hayatını iyileştirmek adına bu gücü akıllıca kullanmanın zamanı geldi.

Ve söylemek isterim ki, burada geçirdiğim süre zarfında, son 24 saatte konferans alanı dışında da vakit geçirme şansım oldu ve insanların dün gerçekleşen korkunç saldırının şokunu henüz atlatıyor olmalarına rağmen sergilediği misafirperverlik beni çok etkiledi.

Aslında Münih’e ilk kez eşimle, bugün benimle burada olan eşimle birlikte, kişisel bir gezi kapsamında gelmiştim. Münih şehrini her zaman sevdim, halkını da her zaman sevdim.

Sadece şunu belirtmek isterim ki çok etkilendik, düşüncelerimiz ve dualarımız Münih’te meydana gelen bu menfur saldırıdan etkilenen herkesin yanındadır. Sizi düşünüyoruz, sizin için dua ediyoruz ve önümüzdeki günlerde ve haftalarda kesinlikle yanınızda olacağız.

Bu konferansta, elbette, güvenliği konuşmak için toplanıyoruz. Normalde, dış tehditleri kastediyoruz. Bugün burada toplanmış pek çok büyük askeri lider görüyorum.

Trump yönetimi Avrupa güvenliği konusunda çok endişeli ve Rusya ile Ukrayna arasında makul bir uzlaşmaya varabileceğimize inanırken, biz de önümüzdeki yıllarda Avrupa’nın kendi savunmasını temin etmek adına büyük bir adım atmasının önemli olduğuna inanıyoruz; ancak Avrupa ile ilgili en çok endişelendiğim tehdit Rusya değil, Çin de değil, başka herhangi bir dış aktör de değil. Endişem, içeriden gelen tehdit; Avrupa’nın, Amerika Birleşik Devletleri ile paylaştığı en temel değerlerinden caymasıdır.

Geçtiğimiz günlerde eski bir AB yetkilisinin televizyonda, Romanya hükümetinin bütün bir seçimi iptal etmiş olmasından dolayı memnuniyet duyduğunu hayretle izlemiştim. Hatta işlerin planlandığı gibi gitmemesi durumunda, aynı şeyin Almanya’da da olabileceği konusunda uyarmıştı.

Bu pervasız ifadeler Amerikalılara şok edici geliyor. Hâlbuki bize yıllardır desteklediğimiz ve finanse ettiğimiz her şeyin ortak demokratik değerlerimiz adına yapıldığı söyleniyor.

Ukrayna politikamızdan dijital sansüre kadar her şey demokrasinin savunması olarak takdim ediliyor; ancak Avrupa mahkemelerinin seçimleri iptal ettiğini ve üst düzey yetkililerin diğerlerini iptal etmekle tehdit ettiğini gördüğümüzde, kendimizi yeterince yüksek bir standarda tabi tutup tutmadığımızı sormalıyız. Ve ben “kendimizi” diyorum çünkü temelde aynı takımda olduğumuza inanıyorum. Demokratik değerler hakkında konuşmaktan daha fazlasını yapmalıyız; onları yaşamamız gerekiyor.

Buradaki birçoğunuzun dün gibi hatırladığı üzere, Soğuk Savaş bu kıtada demokrasiyi savunanları çok daha zorba güçlere karşı konumlandırmıştı. O mücadelede, muhalif sesleri sansürleyen, kiliseleri kapatan, seçimleri iptal eden tarafı düşünün. Haklı taraf onlar mıydı? Kesinlikle hayır ve şükürler olsun ki Soğuk Savaşı kaybettiler.

Kaybettiler çünkü özgürlüğün olağanüstü nimetlerine, şaşırtma özgürlüğüne, hata yapma özgürlüğüne, icat etme ve inşa etme özgürlüğüne ne değer vermeleri ne de saygı duymuyorlardı.

Görünen o ki, yeniliği ya da yaratıcılığı zorunlu kılmak mümkün değildir; tıpkı insanlara ne düşüneceklerini, ne hissedeceklerini ya da neye inanacaklarını dayatmanın mümkün olmadığı gibi. Biz, bu şeylerin kesinlikle bağlantılı olduğuna inanıyoruz.

Ne yazık ki, bugün Avrupa’ya baktığımda, Soğuk Savaşın galiplerine ne olduğu bazen pek anlaşılır değil.

Brüksel’e bakıyorum; burada AB yetkilileri, toplumsal olaylar esnasında, “nefret içerikli” olarak değerlendirdikleri bir içeriği tespit ettikleri anda sosyal medyayı kapatmayı planladıklarını vatandaşlara uyarıyorlar.

Ya da burada, Almanya’da polisin, “internetteki kadın düşmanlığını mücadele etme, eylem günü” kapsamında anti-feminist yorumlar paylaşmakla şüphelenen vatandaşlara baskınlar düzenlediği yere bakıyorum.

İsveç’e bakıyorum; iki hafta önce, hükümetin, arkadaşının ölümüne yol açan Kur’an yakma etkinliğine katıldığı için bir Hristiyan aktivisti mahkum ettiği yere. Davasında yargıcın ürkütücü şekilde belirttiği gibi, İsveç’in ifade özgürlüğünü korumaya yönelik yasaları aslında—alıntı yapıyorum—“muhatap alınan kesimin tepkisini çekme riski olmadan herhangi bir şey yapma ya da söyleme özgürlüğü vermiyor.”

Ve belki de en endişe verici olanı, çok değerli dostlarımız Birleşik Krallık’a bakıyorum; burada vicdan haklarından geri çekilme, özellikle dindar Britanyalıların temel özgürlüklerini hedef haline getirmiş durumda.

İki yıldan biraz fazla bir süre önce, Birleşik Krallık hükümeti, 51 yaşındaki bir fizyoterapist ve ordu gazisi olan Adam Smith-Connor’ı, bir kürtaj kliniğinden 50 metre uzaklıkta durarak üç dakika boyunca sessizce dua etmek—kimseye engel olmadan, kimseyle muhatap olmadan, sadece yalnız başına sessizce dua etmek—suçlamasıyla yargıladı.

Britanya kolluğu onu tespit edip ne için dua ettiğini sorduğunda, Adam basitçe, yıllar önce doğmamış oğlunun ve eski eşinin adına dua ettiğini yanıtladı.

Kolluk görevlileri bu yanıttan pek memun olmadı. Adam, kürtaj tesisine 200 metre mesafe içinde bir kişinin kararını “etkileme” potansiyeline sahip sessiz dua ve diğer eylemleri suç sayan hükümetin yeni “tampon bölge” yasasını ihlal ettiği gerekçesiyle suçlu bulundu. Yargılamada, savunmaya binlerce pound tutarında yasal masraf ödemesi cezası verildi.

Keşke bunun bir tesadüf olduğunu, tek seferlik, özensizce yazılmış bir yasanın tek bir kişiye uygulanmasının çılgınca bir örneği olduğunu söyleyebilseydim. Ancak hayır; sadece birkaç ay önce, geçen Ekim ayında, İskoç hükümeti, evleri sözde “güvenli erişim bölgeleri” içinde bulunan vatandaşlara mektuplar dağıtmaya başladı ve onlara, kendi evlerinde yaptıkları özel duaların bile yasayı ihlal edebileceği uyarısında bulundu.

İlaveten, devlet tarafından dağıtılan bu broşürlerde, herhangi bir vatandaşın düşünce suçu işlediğinden şüphelenenlerin bunu kolluğa ihbar etmeleri salık veriliyordu.

İngiltere’de ve tüm Avrupa’da, korktuğum şey, ifade özgürlüğünün mevzi kaybetmesidir.

Ve nezaket gereği, ama aynı zamanda gerçeğin yararı için, bazen sansürün en yüksek seslerinin Avrupa içinden değil, kendi ülkemizden geldiğini itiraf etmeliyim; ABD’de önceki yönetim, sözde yanlış bilgi olarak adlandırılan bilgiyi sansürlemeleri için sosyal medya şirketlerine tehdit ve zorbalık yaptı—örneğin, koronavirüsün muhtemelen Çin’deki bir laboratuvardan sızdığı savı gibi. Kendi hükümetimiz, bariz bir gerçek olduğu ortaya çıkan şeyleri bile dile getiren insanları susturmaları için özel şirketleri teşvik etti.

Dolayısıyla, bugün buraya sadece bir gözlemle değil, aynı zamanda bir teklifle geliyorum. Biden yönetiminin, insanların düşüncelerini söylemeleri yüzünden onları susturmaya çalıştığına şahit olurken, Trump yönetiminin tam tersini yapacağına inanıyorum ve bu konuda birlikte çalışabileceğimizi umuyorum.

Washington’da kasabada yeni bir şerif var. Ve Donald Trump’ın liderliğinde, görüşlerinizle aynı fikirde olmayabiliriz; ancak fikirlerinizi kamu alanında dile getirme hakkınızı savunmak için mücadele edeceğiz—hemfikir olsak da olmasak da.

Şimdi, elbette, durumun öyle kötü bir noktaya geldiğini görüyoruz ki, bu Aralık ayında Romanya, istihbarat ajansının zayıf şüpheleri ve kıtadaki komşularından gelen muazzam baskı üzerine doğrudan bir cumhurbaşkanlığı seçimini ptal etti.

Anladığım kadarıyla, argüman, Rus dezenformasyonunun Romanya seçimlerini enfekte ettiği yönündeydi; ancak Avrupa’daki arkadaşlarımdan meseleye daha geniş çerçeveden bakmasını rica ediyorum. Rusya’nın seçimlerinizi etkilemek için sosyal medya reklamları satın almasının yanlış olduğunu düşünebilirsiniz. Biz de kesinlikle öyle düşünüyoruz. Bunu dünya sahnesinde de kınayabilirsiniz. Ancak demokrasiniz, yabancı bir ülkeden gelen birkaç yüz bin dolarlık dijital reklamla yok edilebiliyorsa, zaten halihazırda sağlam değildir.

İyi haber şu ki, sizin demokrasilerinizin pek çok kişinin korktuğu kadar kırılgan olmadığını düşünüyorum ve vatandaşlarımıza düşüncelerini özgürce ifade etme imkânı vermenin onları daha da güçlendireceğine gerçekten inanıyorum.

Bu da elbette bizi tekrar Münih’e getiriyor; bu konferansı düzenleyenler, hem sol hem de sağdaki popülist partileri temsil eden milletvekillerini konferansa katılmaktan men etti.

Yine, bu insanların söylediklerine katılmak zorunda değiliz; ancak siyasi liderler önemli bir seçmen kitlesini temsil ettiğinde, en azından onlarla diyalog kurmamız şarttır.

Atlantik’in öte tarafından bakan bizler için vaziyet, gittikçe kökleşmiş ve köhnemiş birtakım menfaatlerin “dezenformasyon” gibi çirkin Sovyet devrindekilere benzer kelimelerin kisvesine bürünüyor gibi görünüyor. Bu kisveyi takdim edenler, seçmenin farklı bir görüş ifade etmesi, başka aday lehine oy kullanması veya seçimi kazanması fikrine asla sıcak bakmıyor.

Bu bir güvenlik konferansı ve eminim hepiniz, önümüzdeki birkaç yıl içinde belirli bir hedef doğrultusunda savunma harcamalarını nasıl artıracağınız üzerine istişare etmeye hazırlandınız. Bu harika, çünkü Başkan Trump’ın da açıkça belirttiği gibi, Avrupa’daki dostlarımızın bu kıtanın geleceğinde daha büyük bir rol oynaması gerektiğine inanıyor. “Yük paylaşımı” terimini duyuyoruz; ancak Avrupalıların devreye girmesi, Amerika’nın Avrupa’dan başka bölgelerdeki tehlikelere odaklanması gerektiğinin ortak bir ittifakın önemli bir parçası olduğuna inanıyoruz.

Ama size şunu da sormama izin verin: Savunmaya çalıştığımız şeyin ne olduğunu bilmeden, savunma bütçesini nasıl yapacaksınız?

Zaten konuşmalarımda çok şey duydum—burada toplanmış birçok kişiyle çok, çok güzel sohbetler yaptım—kendinizi neye karşı savunmanız gerektiği konusunda çok şey duydum; elbette bu önemli. Ancak benim ve Avrupa vatandaşları için fazla net olmayan şey, tam olarak neyi savunduğunuzdur. Hepimizin bu kadar önemli olduğuna inandığı bu ortak güvenlik paktını canlandıran müşterek ufuk nedir?

Derinden inanıyorum ki, kendi vatandaşınızın sesinden, fikrinden ve vicdandan korkuyorsanız, güvenlikten bahsedemezsiniz.

Avrupa birçok zorlukla karşı karşıya; ancak bu kıtanın şu anda karşı karşıya olduğu kriz, bence hepimizin birlikte karşı karşıya olduğu kriz, kendi yarattığımız bir krizdir.

Kendi seçmenlerinizden korkarak hareket ediyorsanız, Amerika’nın size yapabileceği hiçbir şey yoktur. Bunun yanı sıra, beni ve Başkan Trump’ı seçen Amerikan halkı için yapabileceğiniz de hiçbir şey yoktur.

Önümüzdeki yıllarda kayda değer herhangi bir şeyi başarmak için demokratik yetkilendirmelere ihtiyacınız var. İnce yetkilendirmelerin istikrarsız sonuçlar ürettiğini hiç öğrenmedik mi? Ancak, vatandaşlarınızın seslerine daha duyarlı olmaktan kaynaklanacağına inandığım türden demokratik yetkilendirme ile elde edilebilecek o kadar çok değer var ki.

Rekabetçi ekonomilerden yararlanacaksanız, uygun fiyatlı enerji ve güvenli tedarik zincirlerinin keyfini çıkaracaksanız, o zaman yönetim için yetkilendirmelere ihtiyacınız var; çünkü bunların hepsinin tadını çıkarabilmek için zor seçimler yapmanız gerekiyor. Ve elbette bunu Amerika’da çok iyi biliyoruz.

Muhaliflerinizi sansürleyerek ya da onları hapse atarak—ister muhalefetin lideri olsun, ister kendi evinde dua eden mütevazi bir Hristiyan olsun ya da haberleri aktarmaya çalışan bir gazeteci olsun—demokratik yetkilendirme kazanamazsınız. Ayrıca seçmen kitlenizi, kimin ortak toplumumuzun bir parçası olacağı gibi sorunlarda görmezden gelerek de kazanamazsınız.

Burada temsil edilen ülkelerin karşı karşıya olduğu tüm acil zorluklar arasında, kitlesel göçten daha acil hiçbir şey olmadığını düşünüyorum.

Bugün, bu ülkede yaşayan her beş kişiden neredeyse biri yurtdışından buraya taşındı. Bu, elbette, tüm zamanların en yüksek seviyesi. Bu arada, Amerika Birleşik Devletleri’nde de benzer bir sayı var—yine tüm zamanların en yüksek seviyesi.

AB dışı ülkelerden AB’ye giren göçmen sayısı yalnızca 2021 ile 2022 arasında iki katına çıktı. Ve elbette, o zamandan beri çok daha arttı.

Biliyoruz ki, bunlar durduk yere meydana gelen şeyler değil, on yılı aşkın bir süredir Avrupa genelindeki ve dünyanın dört bir yanındaki politikacıların aldığı bilinçli kararların sonucudur.

Bu kararların yarattığı dehşeti dün bu şehirde gördük. Elbette, Münih’te güzel bir kış gününü mahveden o korkunç mağdurları düşünmeden bunu yeniden gündeme getiremiyorum. Düşüncelerimiz ve dualarımız onlarla birlikte, ve onlarla kalacak. Peki bu neden oldu, ilk başta?

Korkunç bir hikaye; ancak Avrupa’da ve ne yazık ki Amerika Birleşik Devletleri’nde de çok fazla duyduğumuz bir hikaye: Genellikle 20’lerinin ortasında, polis tarafından zaten tanınan bir sığınmacı, bir kalabalığa arabayla çarpar ve bir topluluğu paramparça eder.

Ortak medeniyetimizi yeni bir yöne doğru ilerletmeye başlamadan önce bu korkunç gerilemeleri kaç kez yaşamamız gerekecek?

Bu kıtadaki hiçbir seçmen, milyonlarca kaçak göçmene kapıları açmak için sandığa gitmedi. Ama ne için oy verdiklerini biliyor musunuz? İngiltere’de Brexit için oy verdiler. Hem katılsanız da katılmasanız da, oylarını buna verdiler. Ve Avrupa’nın her yerinde giderek, kontrolsüz göçü sona erdireceklerini vaat eden siyasi liderlere oy veriliyor.

Şimdi, ben bu kaygıların çoğuyla aynı fikirdeyim; ama siz benimle aynı fikirde olmak zorunda değilsiniz. İnsanların evlerine, hayallerine, güvenliklerine ve kendileri ile çocuklarına bakabilme kapasitesine önem verdiklerini düşünüyorum.

Ve onlar zeki. Henüz kısa siyasi hayatımda öğrendiğim en önemli şeylerden biri bu. Buradan birkaç dağ ötedeki Davos’ta duyabileceğinizin aksine, milletlerimizin vatandaşları, kendilerini eğitimli hayvanlar ya da küresel ekonominin yedeği hazır çarkları olarak görmezler ve liderleri tarafından böyle muamele görmekten veya umursanmamaktan hazzetmemeleri şaşırtıcı değildir.

Demokrasinin görevi, bu büyük soruları sandık başında karara bağlamaktır.

İnsanları reddetmenin, kaygılarını görmezden gelmenin ya da daha kötüsü medyayı kapatmanın, seçimleri iptal etmenin ya da insanları siyasi süreçten dışlamanın hiçbir şeyi korumadığını düşünüyorum. Aslında, bu demokrasiyi yok etmenin en kesin yoludur.

Ses çıkarmak ve fikir ifade etmek, kişinin kendi ülkenizin dışında bulunması ve hatta nüfuzlu olması durumunda bile seçime müdahale sayılmaz.

Bana güvenin, bunu mizah yanı ağır basan şekilde söylüyorum; eğer Amerikan demokrasisi Greta Thunberg’in 10 yıllık azarlamalarına dayanabiliyorsa, siz Elon Musk’ın birkaç ayına dayanabilirsiniz.

Ancak Alman demokrasisi —hiçbir demokrasi— milyonlarca seçmene, düşüncelerinin, kaygılarının, umutlarının, taleplerinin geçersiz veya dikkate almaya bile değmez olduğunu söyleyerek hayatta kalamaz.

Demokrasi, halkın sesinin önemli olduğuna dair kutsal ilkeye dayanır. Başka bir ihtimal yoktur, bu ilkeyi ya desteklersiniz ya da desteklemezsiniz.

Avrupalılar, halkın sesi var. Avrupa liderlerinin bir seçeneği var. Ve benim kuvvetli inancım, gelecekten korkmamamız gerektiğidir.

Halkınızın size söylediklerini, size beklenmedik gelse bile, aynı fikirde olmasanız bile kabul edebilirsiniz. Bunu yaparsanız, geleceğe bir belirsizlik kaygısı olmadan, güvenle yüzleşebilirsiniz; milletiniz arkanızdadır.

Ve bu, bana göre, demokrasinin büyük büyüsüdür. Bu taş binalarda ya da alımlı otellerde değil; birlikte, ortak bir toplum olarak inşa ettiğimiz büyük kurumlarda bile değildir.

Demokrasiye inanmak, her bir vatandaşımızın bilgelik ve sese sahip olduğunu anlamaktır. Ve o sesi dinlemeyi reddedersek, en başarılı mücadelelerimiz bile çok az şey sağlayacaktır.

Papa II. John Paul—bence bu kıtadaki veya herhangi bir kıtadaki demokrasinin en olağanüstü savunucularından biri—bir keresinde şöyle demişti: “Korkmayın.”

Kendi halkımızdan, liderlerininkiyle örtüşmeyen görüşlerini ifade ettiklerinde korkmamalıyız.

Hepinize teşekkür ederim. Hepinize iyi şanslar. Tanrı sizi korusun.”

JD Vance’in Münih Güvenlik Konferansı Konuşması (Tercüme)

Transcript of JD Vance’s Munich Security Conference Address

Related Articles

Turkish Armed Forces Reform Proposal: Abolition Of The Gendarmerie And Re-Establishment Of The Redif Organization

Turkish Armed Forces Reform Proposal: Abolition Of The Gendarmerie And Re-Establishment Of The Redif Organization

Tit for Tat: Collapse in the East of the Euphrates and a New Era in Syria

Tit for Tat: Collapse in the East of the Euphrates and a New Era in Syria