Connect with us

Hi, what are you looking for?

HariciyeHariciye

Köşe Yazıları

Giovanni Chiacchio yazdı: “Stratejik Özerklik: Türk Savunma Sanayisinin Evrimi”

Bu makalenin orjinali, Hariciye Yazarı Giovanni Chiacchio tarafından İtalyanca olarak İtalya Merkezli Machiavelli Siyaset ve Stratejik Araştırmalar Merkezinde yayınlanmıştır.

ÖZET

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, ticari açıklar ve özellikle Alman olmak üzere yabancı teknolojiye bağımlılık nedeniyle daha da ağırlaşan askeri ve teknolojik bir gerileme yaşıyordu. Birinci Dünya Savaşı ve sonraki çatışmalarda Osmanlı savaş sanayisi yetersiz kaldı.

Lozan Antlaşması (1923), modern Türkiye’nin doğuşunu onaylayarak daha özerk bir savunma sanayisine doğru ilerlemeyi teşvik etti. Bununla birlikte, üretim hala yabancı lisanslara ve ithalata dayanıyordu ayrıca kaynakların yetersizliği lojistik anlamda zorluklara sebep oluyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Lend-Lease programı aracılığıyla sağlanan Amerikan yardımı, Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlılığın başlangıcı olarak adlandırılabilirdi.

Soğuk Savaş sırasında Türkiye, Batı bloğuna entegre oldu ve Amerika’nın büyük çaplı askeri yardımlarından yararlandı, ancak bu durum dış tedariklere kritik bir bağımlılık geliştirdi. Kıbrıs krizi sonrası (1974-1978) Amerika’nın uyguladığı ambargo, stratejik özerkliğin eksikliğini ortaya çıkardı ve ulusal sanayiyi teşvik etmek için Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’nın kurulmasına yol açtı.

1980’lerden itibaren, Turgut Özal yönetiminde Türkiye, yapısal reformlar uyguladı.

2002’den sonra Erdoğan, dış bağımlılığı azaltarak yerli üretimi hızlandırıldı.

Türk savunma sanayii, Bayraktar TB2 insansız hava araçlarının başarısı ile sektörün lider gücü haline geldi ve küresel silah ihracatının %1,7’sini gerçekleştirerek küresel bir aktör haline geldi. Ancak, bazı zayıflıklar devam etmektedir: ithal parçalara bağımlılık, sürdürülebilirliği ihracata bağlayan ekonomik kırılganlık ve sektörün giderek artan siyasallaşması, Batılı ortaklarla entegrasyonu sınırlayan Rus S-400 sisteminin satın alınması gibi tartışmalı kararlar bunlardan bazılarıdır.

KÖKENLERİ

İç mücadeleler, büyük Avrupa güçlerinin dış baskısı ve kompakt bir Türk çoğunluğu Osmanlı ile etnik olarak farklı halkların yaşadığı “imparatorluk yükü” ile karakterize edilen İmparatorluğu, 19. yüzyılın ilk yarısında stratejik rakiplerine göre derin bir düşüş yaşadı ve bu durum, ordunun derin bir geri kalmışlığıyla da somutlaşmıştı. Bu bağlamda, 1838 yılında İstanbul ile Britanya İmparatorluğu arasında imzalanan Balta Liman Antlaşması, Türkiye’de İngiliz mallarının ithalatında önemli bir artışa neden oldu. Bu nedenle, Osmanlı’nın ödemeler dengesi ağır bir açık verdi ve bu durum, güçlü bir orta sınıfın ve gerekli teknolojilerin genel olarak yokluğu ile birleşince, sağlam bir savunma sanayiyi kurmak için gerekli finansal kaynakları bulmayı son derece zorlaştırdı . Daha sonra, İstanbul ile Alman İmparatorluğu arasında giderek artan jeopolitik yakınlaşma, Türk devletinin savaş silahlarını önemli ölçüde güçlendirmek için gerekli yardımı almasını garanti altına aldı. 1908 yılında Savaş Üretim Direktörlüğü’nün kurulması, Osmanlı savunma sanayisinin önemli bir genişlemeye yol açtı, ancak bu sanayi, Osmanlının Alman teknik bilgisine olan teknolojik bağımlılığından kurtulmasını zorlaştırdı .

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı savaş sanayisi, ülkenin ihtiyaçlarını karşılamakta büyük ölçüde yetersiz kaldı ve bu da Osmanlı İmparatorluğu’nun ordusunun çöküşüne katkıda bulundu. Mustafa Kemal Paşa komutasındaki milliyetçi güçlerin Türk ulusal devletinin kurulması amacıyla yürüttüğü Bağımsızlık Savaşı’nda, savaş malzemesi üretimi için gerekli olan bilgi birikimi ve ekipmanların büyük bir kısmı, İtilaf Devletleri’nin askeri işgali altındaki İstanbul’dan 1921 yılında kurulan Askeri Fabrikalar Genel Müdürlüğü’nün himayesi altındaki Anadolu Yarımadası’na taşınması sonucu elde edildi. Türk ordularının başarısına rağmen, savaş malzemesi üretimi bir kez daha ülkenin ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldı.

İMPARATORLUK VE ULUS

1923 Lozan Antlaşması, yeni Türk hükümetinin, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir zamanlar parçası olan toprakları, Anadolu Yarımadası, İstanbul ve Marmara ve boğazları içeren, tam egemen bir ulus devlet olarak tanınması şeklinde onaylandı. Türk devletinin ulusötesi bir imparatorluktan ulus devletine geçişi, ülkenin “Büyük Strateji”sinin, artık mevcut sınırlar içinde ulusal egemenliğin korunmasına odaklanan, köklü bir şekilde yeniden düzenlenmesini gerektirdi.

Bağımsızlık Savaşı sırasında İstanbul gibi önemli bir sanayi merkezinin işgalinden kötü bir şekilde etkilenen yeni Türk hükümeti, İzmir Ekonomi Konferansı’nın ardından, daha geniş bir coğrafi alana yayılmış ve özel sermayenin daha fazla katılımıyla karakterize edilen bir savunma sanayisinin oluşturulmasına yatırım yaptı. Aynı zamanda, Mustafa Kemal Atatürk, savaşın ardından uluslararası arenada ortaya çıkan parçalanmayı son derece ustaca kullanarak, Ankara hükümetiyle iyi ilişkiler sürdürmek isteyen birçok jeopolitik aktörün desteğini aldı.

Yeni Türk savunma sanayii, ağırlıklı olarak lisans ile silah sistemlerin ithalatına ve bunların üretimine odaklandı. Yeni Türk devleti ilk yıllarında kendi menfaati doğrultusunda akıllıca yabancı aktörlerin desteğini de elde etti . Bu bağlamda, ithalat kaynaklarının derinlemesine çeşitlendirilmesi, tek bir aktörün tekelci bir rol üstlenmesini önlemekle birlikte, silahlı kuvvetlerin tedarik zincirini önemli ölçüde karmaşıklaştırdı. Dolayısıyla yerel kapasitelerin büyük bir kısmı yabancı sistemlerin bakımına ayrıldı. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, bu paradigmanın ani bir şekilde değişmesine neden oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin stratejik konumu nedeniyle ülkenin savunmasını kendi güvenliği için hayati bir çıkar olarak gördü. Ankara, bu nedenle Lend-Lease programı kapsamında İngilizlerin aracılığıyla büyük miktarda yardım almaya başladı.

SOĞUK SAVAŞ

1945’ten sonra dünyanın iki bloğa bölünmesi ve Soğuk Savaş’ın başlaması, Türk savunma sanayisinin köklü bir yeniden yapılanmasına yol açtı. Uluslararası sistemin parçalanmış halinin sona ermesi ve iki kutuplu bir düzenin ortaya çıkması, Türkiye’nin jeostratejik konumunda köklü bir değişime sebebiyet verdi. Türkiye artık iki dünyanın ortasında yer alan bir ülke değil, iki bloğun dış sınırında yer alan bir ülke haline geldi. 1878’de Çarlık Rusya’sı tarafından işgal edilen toprakların büyük bir kısmının Türk hükümeti lehine kaybını onaylayan Kars Antlaşması (1921) ve Boğazlar’ın geçişini düzenleyen Montrö Sözleşmesi (1938) koşullarını yeniden müzakere etmeye kararlı olan SSCB’nin intikamcı niyetleri, Ankara’nın Batı’nın etki alanına tam olarak girmesini sağladı. Türk silahlı kuvvetleri, Batı devletleri tarafından sağlanan büyük miktarda askeri yardımla tamamen yeniden donatıldı.

“Truman Doktrini” bu kapsamda oldukça büyük bir etki yarattı. Bu yardım, Ankara’nın silahlı kuvvetlerinin güç katsayısını önemli ölçüde artırdı, ancak bunun bedeli olarak yerli üretim artırma çabaları geri planda kaldı. Bu durum, güçlü bir silahlı kuvvetin oluşmasına yol açtıysa da bu kuvvet, ABD’den sürekli silah tedarikine derin bir bağımlılık da geliştirdi. Bu çelişki, daha sonra 1960’lı yıllarda ortaya çıkacaktı.

Bu dönemde, öncelikle ABD’nin askeri yardımlarının niteliğinde köklü bir değişiklik yaşandı; yardımlar artık askeri hibe şeklinde değil, Türkiye’nin Yabancı Askeri Satışlar programına dahil edilmesi yoluyla sağlanmaya başlandı. Aynı dönemde, 1963 ve 1964 yılları arasında Kıbrıs adasında Yunan ve Türk toplulukları arasında yaşanan şiddetli çatışmalar, Ankara hükümetinin askeri müdahale olasılığını değerlendirmesine neden oldu. Bu olasılığı önlemek için ABD Başkanı Lyndon Johnson, Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye bir mektup göndererek, Türkiye’ye ihraç edilen ABD silah sistemlerinin kullanımı konusunda ABD yönetiminin endişelerini dile getirerek kullanımların, 1947 tarihli Teknik ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması’nın IV. maddesine uygun olması gerektiğini ortaya koydu

Bu olay, Türk savunma sanayisinin derin kırılganlıkları, stratejik özerkliğin olmaması, ülkenin ABD’nin onayı olmadan gücünü gösterememesi gibi sonuçları bir kez daha gün yüzüne çıkardı. 1974 yılında Yunan cuntası tarafından yapılan darbenin ardından Kıbrıs’ta kurulan kırılgan ateşkesin çökmesi, Ankara’nın askeri müdahalesine yol açtı ve bu da adanın bölünmesiyle sonuçlandı. Çatışmanın ardından ABD, Türkiye’ye silah ihracatı yasağı uyguladı, ancak bu yasa 1978’de kaldırıldı. Kısa sürmesine rağmen, ambargo Türk stratejik planlaması üzerinde kalıcı bir etki yarattı. 27 Ağustos 1974’te, halkın mali desteği ile, ülkenin stratejik özerkliğini teşvik etmeyi misyon edinen “Türk Kara Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı” kuruldu. Vakıf, daha sonra sağlam bir ulusal savunma sanayisinin kurulması için gerekli sermayeyi sağlayacaktı.

STRATEJİK ÖZERKLİĞE DOĞRU

1970’lerin sonu, ülke artan ekonomik ve siyasi istikrarsızlıkla doluydu ve 1980’de General Kenan Evren’in askeri darbesi ile bu durum doruğa ulaştı. 1980 darbesi hiç şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti üzerinde kalıcı etkiler bıraktı.

Darbe sonrasında ülkenin ekonomisini reforme etme çabalarının başında bulunan eski Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal, yeni askeri cunta tarafından başbakan yardımcısı olarak atandı. Farklı bir yürütme organı altında çabalarını sürdüren ve daha sonra Bakanlar Kurulu başkanlığına yükselen Özal, Türkiye’nin savunma sanayi yatırımlarında kendi kendine yeterliliğini artırmak için çaba sarf etti. Bu amaç yerel savunma sanayisini derinlemesine reforme etmeye yönelik bir politikanın başlatılmasıyla somutlaştırıldı . Bu konuda kesin bir dönüm noktası, 3238 sayılı kanunun kabulü oldu. Bu yasa, savunma sanayisi için üç kurumdan oluşan bir idari koordinasyon mekanizmasının kurulmasını sağladı.

• Savunma Sanayii İcra Komitesi: Başbakan, Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı’ndan oluşan ve savunma sektöründe faaliyet gösteren tüm kuruluşları ulusal düzeyde koordine etmekle görevli;

• Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM): Yürütme Komitesi’nin aldığı kararları uygulamak ve üretim ve araştırmayı planlamakla görevlidir;

• Savunma Sanayii Destek Fonu: Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın amaçlarını finanse etmekle görevlidir.

Özal’ın reformları, Türk savaş üretiminin artması için iki temel unsur sağladı: uzun vadeli hedeflerin gerçekleştirilmesine odaklanan politikaların benimsenmesini ve bunların uygulanması için gerekli mali temeli garanti altına alan merkezi bir stratejik planlama. Özellikle, Yürütme Komitesi’nin yapısı, savunma endüstrisi ile ilgili politikaların, ülkenin uluslararası durumunun gerektirdiği stratejik ihtiyaçlara göre düzenlenmesine olanak tanıdı. Bu düzenlemeler ve Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı Kanunu olan 3388 sayılı kanunla beraber savunma sanayinin yapısı, merkezi bir düzenleme sayesinde etkili bir çalışma mekanizmasının oluşturulmasına olanak sağladı. Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı savunma sanayi sektöründe geliştirilen yeni projeler için kullanılabilecek programların entegrasyonuna da etki etti. SSM, Savunma Bakanlığı’nın yetkisi altına alındığında ise, stratejik planlamaya dayalı uzun vadeli politikalar kısmen terk edildi ve silahlı kuvvetlerin kısa vadeli ihtiyaçlarını karşılamak için hazır çözümlerin kullanılmasına yönelik bir çalışma sürdürdü .

BİR ÜLKE, İKİ DÜNYA

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Türkiye’nin Büyük Stratejisi’nde köklü bir yeniden yapılanmaya yol açtı. Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Türkiye için varoluşsal bir tehdidin ortadan kalkmasına ve jeostratejik konumunda köklü bir değişime neden oldu. Ankara, iki blok arasındaki sınır olmaktan çıktı ve yeniden iki medeniyetin kesişme noktası haline geldi. Bu bağlamda, Türk devleti, askeri, siyasi ve kültürel gücünü Orta Doğu’ya ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bağımsızlıklarını yeniden kazanan Türk dilli ülkelere yansıtmaya odaklanan yeni bir dış politika başlattı . 1992 yılında İstanbul’da Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün kurulması, bu sürecin ilk adımı oldu. Aynı zamanda, terör örgütü PKK’nın eylemlerini yoğunlaştırması gibi terör meseleleri haricinde uluslararası anlamda da bir çok uyuşmazlık Türkiye Cumhuriyeti’nin gündemini işgal etmekteydi.

Bu yıllarda Türkiye ve geleneksel müttefikleri olan Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa arasında derin diplomatik gerilimler yaşandı. Yukarıda belirtilen stratejik bağlam, 1980’lerde başlatılan reform programının yeniden canlanmasında katkı sağladı.

Yabancı ithalata aşırı bağımlılık, PKK’yı hedef alan terör bastırma operasyonlarının yürütülmesi ve Ankara’nın askeri gücünü gösterebilmesi açısından önemli bir engel teşkil ediyordu. Savunma sanayi üretiminde kendi kendine yeterliliği hedefleyen bir politikanın kesin olarak kurumsallaşması, 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) seçimlerdeki başarısının ardından gerçekleşti. 2004 yılında, yeni başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki Yürütme Organı, ulusal kaynakların ve yerli üretimin maksimum kullanımına odaklanan yeni tedarik modellerine geçişi amaçlayan bir politikanın başlatılmasını kararlaştırdı . Sonraki Ulusal Kalkınma Planı’nda da yer alan bu girişim, silahlı kuvvetleri yerel üretim platformlarıyla yeniden donatmayı amaçlayan çeşitli askeri programların başlatılmasıyla somutlaştırıldı. Bu programlar şunlardı:

• MILGEM, çeşitli savaş gemisi üretimi amaçlı;

• Atak, askeri helikopter üretimi amaçlı;

• Altay, tank üretimi amaçlı.

Aynı zamanda, TUSAŞ, Lockheed Martin’in Turkish Aerospace Industry’deki hisselerinin tamamını satın aldı ve daha sonra bu hisseleri devletin tam kontrolüne geri verdi.

İHA’LAR

Türkiye’yi etkileyen geniş reform programının bir parçası olarak, insansız hava araçları (İHA) sektörüne özel bir önem verilmiştir. Bu platformlar, düşük üretim ve bakım maliyetleri ile karakterize edilirken, aynı zamanda çok yönlü kullanım imkanı da sunmaktadır. Türkiye’nin ilk ulusal İHA geliştirme programı 1980’lerde başlatılmıştır. Daha önceki birçok girişimde olduğu gibi, bu program da yabancı sistemlerin satın alınmasına odaklanmıştı. 2000’li yılların ortalarında, Türk silahlı kuvvetleri İsrail’den drone ithalatına büyük ölçüde bağımlı hale gelmişti. Bu durum, İsrail ile Filistin’deki şiddetin yeniden alevlenmesi sonucu ortaya çıkan derin gerginlikler nedeniyle Ankara yetkilileri için son derece endişe verici hale gelmişti. ABD’nin MQ-9 Reaper insansız hava araçlarının Türkiye’ye transferine izin vermeyi sürekli reddetmesi de, güçlü bir insansız hava aracı filosunun oluşturulmasının önündeki aşılmaz bir engel teşkil etti .

Bu durum, SSM’yi taktik bir İHA geliştirme projesini başlatmaya itti. Yeni silah sisteminin üretimi için ihale, Baykar Technology tarafından üretilen Bayraktar TB1 insansız hava aracı tarafından kazanıldı. Ancak, bu sistemin seri üretimi hiçbir zaman başlatılmadı, bunun yerine, sistemin kapasitesini artırmak amacıyla ilk projenin değiştirilmesi tercih edildi. Bu operasyon, daha yüksek performanslı Bayraktar TB2’nin seri üretiminin başlatılmasıyla sonuçlandı. Yeni hava aracı, düşük üretim ve bakım maliyetleri ile iyi performans seviyeleri arasındaki dengesi ile hemen dikkat çekti.

İHA’ların düşük bakım maliyetli yüksek performansları , hızla silahlı kuvvetlerin operasyonel düzeyine entegre edilerek, operasyonel doktrinlerinin önemli bir bileşeni haline geldi.

2018 yılında Türk ordusu, Sincar’daki PKK oluşumlarına drone ve topçu birliklerini kullanarak başarılı bir saldırı düzenledi. Operasyon, örgütün önde gelen üyelerinden İsmail Özden’in ölümüyle sonuçlandı. Ertesi yıl Ankara, Trablus şehrinde kuşatılmış olan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni savunmak için kendi insansız hava araçlarını konuşlandırdı. Türk müdahalesi, Hafter güçlerini bozguna uğratmayı başardı ve bu sayede Hafter Libya’nın başkentini işgal etme planlarından vazgeçmek zorunda kaldı .

Bu konuşlandırmaların ardından 2020 yılında, Bayraktar TB2 insansız hava araçları ve KORAL elektronik savaş sistemleriyle beraber kullanılarak Suriye hükümet güçlerine yönelik büyük çaplı bir saldırıda da kullanıldı. Türk hükümetinin İHA’larla yaptığı bu müdahale, İdlib şehrine Suriye hükümet güçleri tarafından yürütülen saldırıların durmasına yol açtı . Son olarak, aynı yıl Azerbaycan silahlı kuvvetleri, Dağlık Karabağ’daki ikinci çatışmada Türk yapımı İHA’ları yoğun bir şekilde kullanarak Ermenistan’ın hava savunmasını yok etti . Ankara’nın insansız sistemleri kullanma şekli, askeri tarihte gerçek bir dönüm noktası oluşturdu. Türk silahlı kuvvetleri çok sayıda İHA’yı gerçek bir hava gücü olarak kullanarak istihbarat, gözetleme ve keşif işlevlerini SEAD/DEAD (düşman hava savunmasının bastırılması veya imha edilmesi) rolleri ile birleştirebildi.

YENİ GELİŞMELER VE YAPISAL ZAYIFLIKLAR

2017 yılında, Türk savunma sanayisi için Bayraktar TB2 insansız hava araçlarının Katar Devleti’ne tedarikini konu alan ilk önemli silah ihracatı anlaşması imzalandı . Bu anlaşmayı, özellikle MILGEM programı kapsamında insansız hava araçları ve savaş gemilerinin tedarikine ilişkin Pakistan ve Ukrayna ile önemli sözleşmelerin imzalanması izledi. Azerbaycan ve Ukrayna’nın Bayraktar insansız hava araçlarının kullanımıyla elde ettiği önemli askeri başarılar, Afrika kıtasında, Orta Doğu’da, Güneydoğu Asya’da ve Avrupa kıtasında Türk silahlarına olan talebin güçlü bir şekilde artmasına neden oldu.

Bunun sonucunda, Türkiye’nin küresel silah ihracatındaki payı %1,7’ye yükseldi ve Ankara bu sektörde küresel olarak 11. ihracatçı ülke oldu . Aynı zamanda Türkiye, askeri insansız hava aracı pazarında hakim bir konuma geldi ve bu pazarın yaklaşık %65’ini kontrol eder hale geldi .

MILGEM ve Bayraktar platformlarının başarısı, daha gelişmiş yeni silah türlerinin geliştirilmesine zemin hazırladı. Bayraktar Technologies şirketi kısa sürede büyük ölçüde gelişti ve şirketin tasarladığı bir diğer insansız hava aracı olan Bayraktar Akıncı, Bayraktar TB2’ye göre daha fazla yük taşıma kapasitesine ve önemli ölçüde daha yüksek performansa sahip olup, 2021 yılında hizmete girmiş ve uluslararası pazarda hemen büyük bir başarı elde etmiştir. Son olarak, şirket jet motorlu bir insansız sistem olan Bayraktar Kızılelma’nın geliştirilmesine de yatırım yapıyor. Aynı zamanda, Ankara’daki yetkililer, tamamen kendi üretimleri olan beşinci nesil çok rollü bir stealth uçak olan KAAN’ın yapımına büyük yatırımlar yaptı.

Önemli sonuçlar elde edilmesine rağmen, Türk savunma sanayii hala önemli yapısal zayıflıklara maruz kalmaktadır. Öncelikle, ülkenin kırılgan ekonomisi, giderek daha modern silahlar geliştirmek için yapılan pahalı projelerin finansmanını son derece zorlaştırmaktadır. Böylece savunma sektörü, sürdürülebilirliği için ihracattan elde edilen kârlara bağımlı hale gelmiştir. Bu durum, gelecekte Türk savunma sanayisinin, ülkenin stratejik ihtiyaçları yerine ihracata uygun ürünleri öncelikli hale getirmesine yol açabilir. Alternatif olarak, ihracatta olası bir düşüş, Türk devletini savunma sanayisine oldukça önemli miktarda kaynak aktarmaya zorlayabilir. İkincisi, 2004 yılından itibaren geliştirilen projelerin çoğu “önce platform, sonra bileşenler” modeline göre gerçekleştirilmiştir . Bu, yeni silah sistemlerinin hızlı bir şekilde geliştirilmesini ve üretilmesini sağlamış, ancak ülkenin yurt dışından ithal edilen belirli türdeki bileşenlere bağımlılığını ortadan kaldırmamıştır . Bu durum özellikle ülkenin başlıca silah sistemlerinde kullanılan motorlar konusunda mevcudiyetini korumuştur . Bu kapalı döngü platformların üretimi için yapılan yatırımlar son derece maliyetli olmaktadır .

Son tahlilde, Türk savunma sanayii son yıllarda artan bir siyasallaşma ile karakterize edilmiştir. 2018 yılında Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM), doğrudan Cumhurbaşkanlığı’nın yetkisi altına alınmış , bu durum teknik uzmanların aleyhine, siyasi paydaşların karar alma süreçlerindeki ağırlığını önemli ölçüde artırmıştır. Bu siyasallaşma süreci, ülkenin dış ilişkilerine de yayılmıştır . Türkiye’nin Rus yapımı S-400 hava savunma sistemini satın alma kararı, Batı ülkelerinin Ankara’nın ülke iç siyasetini yönetimine yönelik artan eleştirilerine bir tepki olarak algılanmıştır. Ancak bu tercihin sonuçları oldukça olumsuz olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri, F-35 programından çıkarılmış ve sistemin kendisinin ülkenin savunma ağına entegre edilmesi imkânsız hale geldiği için sistemin yüksek bakım maliyetlerine katlanmak zorunda kalmıştır. Bu durum şu anda Türkiye’nin “Security Action for Europe” programına entegrasyonunu oldukça zorlaştırmakta ve potansiyel olarak Ankara şirketleri için büyük fırsatları engellemektedir .

SONUÇ

Çağdaş çağdan itibaren, önce uluslarüstü bir imparatorluk, sonra da ulus devlet olarak Türkiye, tarihsel olarak savaş malzemesi üretiminde yurt dışına önemli ölçüde bağımlı olmuştur. Bu durum, ülkenin güvenliği için önemli bir tehdit oluşturduğu gibi, gücünü gösterme konusunda da önemli bir engel teşkil etmiştir. Kıbrıs krizinin ardından ABD’nin uyguladığı ambargo, Türk yetkilileri ülkenin dışa bağımlılığını azaltmak amacıyla savunma sanayi yatırımlarını yerelleştirmeye yönelik büyük yatırımlar yapmaya itmiştir. Bu amaç, sağlam bir merkezi stratejik planlama, güçlü bir siyasi irade ve sağlam bir sermaye tabanı sayesinde başarıya ulaşmıştır. Bugün Türk savunma sanayi, iç talebin büyük bir kısmını karşılamakla kalmayıp, aynı zamanda ülkeyi küresel düzeyde önde gelen silah ihracatçılarından biri haline getirmiştir. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası arenadaki etkisini önemli ölçüde artırırken, ülkenin ekonomisine de katkı sağlamıştır. Ancak, ihracata olan finansal bağımlılık ve artan siyasallaşma, Türk savunma sanayisinin uzun vadede sürdürülebilirliği için önemli engeller teşkil etmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You May Also Like

Köşe Yazıları

Basra Körfezinin girişinde yer alan Abu Musa, Küçük ve Büyük Tund adaları 1971 yılında İran tarafından adaların ilhak edilmesinden itibaren günümüze kadar geçen sürede...

Köşe Yazıları

En sonda söylemek gerekeni en başta söyleyelim; Türkiye bu projeyi tamamlayacak, öngörülebilir gelecekte de tamamlamaktan başka bir seçeneğe sahip değil. Bu mecburiyetin gerekçeleri ayrı...

Köşe Yazıları

Yunanistan, önümüzdeki 6 yıl içerisinde sahip olacağı kabiliyetler sayesinde, olası bir çatışmanın 8. saatinde; Tüpraş ve Aliağa rafinerileri; Gölcük ve Aksaz donanma üsleri, Arifiye...

Köşe Yazıları

1949 yılında kuruluşunun hemen ardından İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olması, Tel Aviv ile Ankara arasındaki ilişkileri başından itibaren özel kılan önemli...