Ocak 1991’in ortası. ABD saatiyle akşam haberlerine birkaç dakika vardı. Televizyonlarını açan Amerikalılar, bu kez haber bülteni yerine karanlık bir odada fısıltıyla konuşan üç adamla karşılaştı. Arka planda arada bir sirenler duyuluyor, camdan bakan muhabirler Bağdat semalarında patlayan bombaları canlı yayında anlatıyordu. CNN ekranındaydılar. Ve tarihte ilk kez, bir savaş canlı olarak yayınlanıyordu. Tüm dünya CNN ekranına kilitlenmişti. Bu an Amerikan dış politikasında da yeni bir dönemin başlangıcıydı. Körfez Savaşı, medyayla diplomasi arasındaki sınırları bulanıklaştırdı; CNN, yalnızca haber anlatmadı; savaşın çehresini belirleyen bir aktöre dönüştü.
1980’de Ted Turner tarafından kurulan CNN, genç bir kanal olmasına rağmen 24 saat yayın yapan bir medya olarak öne çıkıyordu. Körfez Savaşı ise CNN’in sahneye çıkış anı oldu; New York Times, Washington Post gibi gazeteler ertesi günün manşetlerini planlarken, CNN 17 Ocak sabahı Bağdat’tan canlı yayındaydı.
Peter Arnett, John Holliman ve Bernard Shaw… Bu üç gazeteci, Bağdat’taki El Raşid Oteli’nin odasında güvenlik kameralarını kendileri kurarak yayına geçtiler. Stüdyodaki sunucular bile neyle karşı karşıya olduklarını bilmiyordu. Bir savaşta, muhabirlerin önceden belirlenmiş askeri planlara göre hareket etmesi alışıldık bir şeydi. Fakat CNN bu kez sahada “tek”ti. Bu tekillik, yalnızca haberciliği değil, diplomasiyi de etkiledi. Saddam Hüseyin CNN’i Batı’ya seslenmek için bir kanal olarak kullanırken, George H. W. Bush yönetimi de iç kamuoyunu bu yayınlar üzerinden mobilize etti. Beyaz Saray, meselenin haber içeriği olmadığının farkındaydı. Mesele, kameraların nereye ve nasıl yerleştirileceğiydi.
Dahası, Pentagon’un onayladığı “akıllı bomba” görüntüleri, CNN ekranlarında gece gündüz döndü. Hedefini şaşırmayan füzeler; Amerika’nın yüksek teknolojiyle yürüttüğü ‘temiz’ savaş algısını pekiştirdi fakat ekranlardaki bu gösterinin arka planında, Iraklı sivillerin yaşadığı trajediler çoğunlukla görünmezdi. Bu savaşta ordu kadar kamera da görev yaptı. “Kamuoyu diplomasisi” denen şey, sadece büyükelçilerin yazdığı notlarla değil, yayına verilecek görüntülerin seçimiyle de yürütülüyordu. Washington, CNN aracılığıyla hem Arap dünyasına hem Avrupa’ya hem de kendi seçmenine sesleniyordu.
Bush’un deyimiyle, “Yeni Dünya Düzeni” kuruluyordu ve CNN bu düzenin ekranıydı.
CNN Effect: Politika Değil, Kamera Ne Gösterirse
Körfez Savaşı’ndan sonra akademik literatürde “CNN Effect” diye bir kavram doğdu. Bu teoriye göre, hükümetlerin dış politika kararları artık medya görüntülerine göre şekilleniyordu. Örneğin, Somali müdahalesi veya Ruanda’daki gecikmiş tepkiler bu teorinin sıkça verilen örnekleri arasındadır. Savaş sırasında yaşanan bu medya patlaması, uluslararası ilişkilerde yeni bir çağın habercisiydi. CNN International’ın gece yarısı Bağdat’tan gerçekleştirdiği yayın modern diplomasi tarihinde de bir kırılma anıydı. Artık savaşlar yalnızca toprak üzerinde değil, ekranlarda da verilecekti. Bazı analistler CNN Effect’in etkisini abartılı bulsa da özellikle Körfez Savaşı sırasında Amerikan kamuoyunun mobilizasyonunda medyanın önemli bir rol oynadığı bariz. Öyle ki, Başkan Bush bir konuşmasında açıkça şöyle diyordu: “Görüntüleri gördünüz, artık ne yapılması gerektiğini hepimiz biliyoruz.” Bu cümle, hem bir savaş gerekçesiydi hem de medyanın karar alma süreçlerindeki gücüne bir işaretti. Kameralar diplomasi kadar güçlüydü; yayın akışları ise birer stratejiye dönüşmüştü. CNN’in haberleri sadece bilgi vermiyordu. Duyguları yönlendiriyor, öfkeyi şekillendiriyor, vicdanı harekete geçiriyordu. Körfez Savaşı’nda medya, artık sadece izleyen ve 5N1K sorularına yanıt veren değil, savaşların fiziki alanların yanı sıra ekranlarda ve hakikatin kontrolünde de yürütüldüğü bir güç olarak, duygu ve algıları şekillendirip soruları ve cevapları yönlendiren stratejik bir aktöre dönüştü.
Bağdat’tan yükselen yeşil ışıklar, “akıllı bombaların” estetiğiyle ekrana yansırken savaş, neredeyse steril bir gösteriye dönüştü. Kan, sivil bedenler, çocuk çığlıkları yoktu.
Dahası, Amerikan demokrasisinin vitrininde yer alan şeffaflığın, bazen spot ışıklarının değil, karanlık bir tiyatronun sahnesinde görünür hale geldiğini biliyoruz. 1990 yılında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali sonrasında dünya kamuoyu tepkiyi tartışırken, Washington’da bir salonda gözyaşları içinde konuşan 15 yaşındaki bir sözde Kuveytli kız, tarihin rotasını değiştirdi: Nayirah.
Hastane çalışanı gibi görünen Nayirah, Kongre İnsan Hakları Komitesi’nde Irak askerlerinin kuvözdeki bebekleri alıp, onları soğuk zemine ölüme terk ettiğini anlattı. O an bir savaşın meşruiyeti inşa edildi. 35 milyon Amerikalı, ekranlarda Nayirah’ı izledi; ulusal vicdan sarsıldı. Hikâye kongre tutanaklarını, halkın duygularını ve yönetimin reflekslerini etkiledi. George H. W. Bush bu dramatik anlatıyı defalarca tekrar etti; Kongre yetki verdi, Irak bombalanmaya başladı. Ama arka planda başka gerçekler vardı. Nayirah, hastanede çalışan değil, Kuveyt’in Washington Büyükelçisi’nin kızydı. Kendisini “gönüllü hemşire” olarak tanıttığı o üçüncü şahıs anlatısı, Hill & Knowlton adlı büyük bir halkla ilişkiler firmasının PR kampanyasının ürünüydü. Kuveyt Emirliği, ABD’yi savaşta harekete geçirebilmek için bu firmaya 11 12 milyon dolar kadar ödeme yaptı. Uluslararası Af Örgütü ilk başta anlatıyı doğrulasa da daha sonra saha araştırmaları ile bu iddiaların dayanaksız olduğunu kabul ederek geri adım attı. Gerçek şu oldu: Savaştan kaynaklı kaos ve tıbbi yetersizlik nedeniyle siviller, bebekler can verdi; Irak askerlerinin kuvözleri alıp çocukları yere attığına dair hiçbir güvenilir kanıt bulunamadı. Bu olay, modern dünyada psikolojik harp tekniklerinin en etkili örneklerinden biri olarak kayıtlara geçti. Tarihte ilk defa bir halkla ilişkiler şirketi, medyada kurguladığı anlatıyla savaşın yönünü belirlemiş oldu.
Bu bağlamda, CNN Effect, alışıldık dış politika hiyerarşisini yerinden oynatan bir fenomene dönüştü. Ne var ki bu etki her zaman işlemedi. Ruanda Soykırımı’nda medyanın sessizliği nedeniyle kamuoyu baskısı oluşmadı ve müdahale gecikti. Dolayısıyla CNN Effect, bağlama bağlı, koşullu bir dinamikti. CNN’in Körfez Savaşı’ndaki rolü, medyanın bir dış politika aracına nasıl dönüştüğünün tarihsel cevabıdır. O dönemde henüz internet yoktu, sosyal medya yoktu. Bilgi, birkaç kaynaktan akıyordu ve bu kaynakların sunduğu görüntüler mutlak gerçeklik olarak kabul görüyordu.
Saddam Hüseyin bile bunu kavramıştı. 1991’de CNN muhabiri Peter Arnett ile özel röportaj yapmayı kabul etti. Röportaj canlı yayınlandı. Bu, bir diktatörün “düşman ülkenin” haber kanalıyla bilinçli olarak kurduğu iletişimdi. Medya artık silah kadar stratejikti. Ne zaman konuşulacağı, ne gösterileceği, hangi görüntünün ilk sıralara alınacağı… Bunların hepsi diplomatik hesaplarla belirleniyordu. Ve Amerika için CNN, yalnızca iç kamuoyunun nabzını tutan bir ekran değil; küresel düzeyde bir anlatı üreten propaganda aygıtına dönüşmüştü. Körfez Savaşı, medya diplomasisinin ilk büyük provasını vermişti.
Bugünden Geriye Bakmak
Geldiğimiz noktada, bugün artık 1990’lardaki tek sesli ve merkezi yayıncılığın yerini çok merkezli, eşzamanlı ve katılımcı dijital mecralar aldı. CNN’in yerini yalnızca almakla da kalmadılar; Twitter (X), TikTok ve Instagram gibi platformlar, küresel anlatıların yeni taşıyıcıları hâline geldiler. Modern çağın en sinsi ve etkili silahlarından biri “anlatı savaşı” oldu. Artık hakikatin ne olduğundan ziyade, hangi ‘hakikatin’ görünür kılındığı belirleyici.
Bu yeni düzen, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda tüm çıplaklığıyla gözler önüne serildi. Zelenski, TikTok ve Instagram üzerinden yalnızca bir lider olarak değil, cephedeki bir direniş sembolü olarak inşa edildi. Bu rastlantı değil, çağın ruhunu kavrayan bir medya stratejisiydi. Aynı şekilde, Gazze’de Filistinli gazeteciler gerçekleri cep telefonlarıyla kaydederken; artık anlatı yalnızca merkezlerde değil, sokak aralarında da yazılıyor. Dahası, devletler bugün yalnızca sahada değil; ekranlarda, sosyal medya algoritmalarında da savaşıyor. Kamu diplomasisi medya stratejileriyle bütünleşirken, hakikat medya ortamında yeniden ve yeniden üretiliyor. Görünenle gerçek arasındaki çizgi giderek silikleşiyor. Zira medya artık yalnızca anlatmaz; hangi anlatının galip geleceğini tayin eder.
Anlatıyı Kim Kurarsa Kamuoyunu da O Belirler
Öte yandan; tarih boyunca anlatılar, iktidarın en güçlü araçlarından biri oldu. Antik çağlardan itibaren tarih, kazananların kurguladığı bir hafıza biçiminde şekillendi. Örneğin, Perslerin Behistun Yazıtları yalnızca bir zaferin değil, imparatorluk meşruiyetinin kaydıydı. Ortaçağ Avrupa’sında Gotik katedraller, salt dini yapılar değil; kralların toplumsal hafızayı yönettiği simgesel araçlardı. Benzer biçimde, Fransız Devrimi sonrası Napolyon’un propaganda makinesi, zaferlerini sadece askeri başarı olarak değil, yeni bir çağın ruhu ve düzeni olarak inşa etti.
Modern dönemde medya, anlatı üretiminin hem sahnesi hem de baş aktörüne dönüştü. Körfez Savaşı’nda CNN, gazetecilik etiğini aşarak savaşın görsel ve işitsel temsilini anlık olarak inşa eden bir aktör haline geldi. İzleyiciye yalnızca bombalar değil; savaşın “meşruiyeti”, “ahlaki zemini” ve “teknolojik üstünlüğü” de estetik ve retorik bir kurgu eşliğinde sunuldu. Bu, II. Dünya Savaşı’nda ABD’nin propaganda filmleri ve radyo yayınlarıyla yürüttüğü kamuoyu yönetiminin küresel, görsel-işitsel bir evrimi gibiydi. Körfez Savaşı’yla başlayan bu medya stratejisi, 1990’lardan itibaren Afganistan ve Irak gibi tüm müdahalelerde etkili bir araç olarak sürdürüldü. Prototip ise CNN ekranında yazıldı.
Bugün medya, dijital ağlar ve sosyal platformlarla çok katmanlı bir yapıya büründü. Artık anlatılar yalnızca televizyon ekranlarında değil, cep telefonlarından yayılan mikro hikâyeler, viral içerikler ve algoritmik akışlarla inşa ediliyor. Bu durum, bilgi iktidarının merkeziyetini yitirdiği izlenimini verse de, anlatının çerçevesini çizenler hâlâ küresel güç odaklarıdır. “Gerçeklik” hâlâ bu merkezlerin iradesiyle biçimlenmektedir. Öte yandan medya, iktidarların kontrolünde olmanın yanı sıra; izleyicilerin tepkileri, teknolojik yenilikler ve dijital platformların yükselişiyle birlikte giderek daha karmaşık ve karşılıklı etkileşimli bir güç haline de geldi.
Tarihten günümüze gelelim: Örneğin Soğuk Savaş da bir anlatı savaşıydı, hangi anlatının hakim olacağı üzerine kurulmuş bir mücadeleydi. ABD’nin Voice of America radyo yayınları ve Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesi, birbirine karşı medyanın nasıl stratejik bir araç haline geldiğinin simgeleriydi. Bugün ise bu mücadele, Rusya Ukrayna savaşı ve İsrail’in Filistin’deki soykırımı sırasında sosyal medya ve yapay zeka destekli dezenformasyon kampanyalarında kendini gösteriyor.
Medya Oligarşisi
1930’ların propagandasıyla, soğuk savaşın bilgi savaşlarıyla, hatta post-truth çağındaki dezenformasyon kampanyalarıyla kıyaslandığında, bugünün “anlatı savaşı” çok daha sofistike ve derin bir nüfuz biçimi oldu. Ne Truman’ın söylemi ne de Orwell’in distopyası bu kadar geniş bir görünmez sahne sunabilirdi.
Medya, salt haber verme aracı olmaktan çıkmış, hakikatin kendisini inşa eden bir güç haline geldi. Bu durum, Foucault’nun bilgi-güç ilişkisi teorisini doğrular. Hakikat, artık sabit bir olgudan ziyade; ideolojik kutupların ve kültürel pratiklerin mücadelesiyle şekillenen bir süreç ve anlatıyı kuran sadece neyin görüleceğine değil; neyin unutulacağına, neyin gölgede kalacağına da karar veriyor. Ve bu seçimler kamuoyunun algısını, toplumların hafızasını ve nihayetinde tarih anlayışını belirliyor. Nayirah’ın hikâyesi gibi senaryolaştırılmış ve kamuoyuna servis edilmiş anlatılar, sadece dönemin siyasi gerekliliklerine hizmet etmekle kalmıyor; etik değerlerin ve kolektif vicdanın sınırlarını da zorluyor. Bu, Antik Roma’nın tarih yazımında Augustus’un kendi imajını yaratması gibi…
Dijital çağda sadece habere ulaşmak yetmiyor; artık doğruyu ayırt etmek, arka planı görmek ve medya manipülasyonlarına karşı eleştirel bir bilinç geliştirmemiz gerekiyor. Ben bunu bir “entelektüel direniş” olarak görüyorum. Hegemonik anlatılara karşı durmak, onları parçalayarak çoğul hakikatlere alan açmak zorundayız. Çünkü ancak anlatıyı dönüştüren bir kamuoyu ve tarihten ders alan toplumlar ayakta kalabilir.
Son tahlilde, “Anlatıyı kim kurarsa, kamuoyunu da o belirler” sözü yalnızca bir medya eleştirisi değil; çağımızın epistemolojik ve politik anahtarlarından biri. Bu anahtarı iyi kavrayıp kullanmak, özgürlüğümüzün teminatıdır. Bilgi çağının karmaşık haritalarında yol alırken, tarih ile hakikat arasındaki ince çizgiyi görünür kılmak hepimizin entelektüel ve ahlaki sorumluluğu.