Yemen iç savaşının taraflarından biri olan Birleşik Arap Emirlikleri destekli Güney Geçiş Konseyi’nin (STC) Başkanı Aidarus ez-Zübeydi, 8 Ocak günü Konsey’in fiilî başkenti Aden’den BAE’ye kaçmış; 9 Ocak’ta ise Güney Geçiş Konseyi kendini feshettiğini duyurmuştur. STC Genel Sekreteri, bu kararı iç savaşın taraflarından biri olan Suudi Arabistan’da yapılacak Diyalog Konferansı’na katılımı işaret ederek açıklamıştır. Bu gelişme, ABD’nin bölgesel aktör ve temel partner olarak gördüğü Suudi Arabistan’ın Yemen iç savaşında belirgin bir üstünlük elde ettiğini göstermektedir.
Aynı zaman diliminde Suriye Ordusu’nun Arap aşiretlerinin katılımıyla gerçekleştirdiği başarılı operasyonlarla YPG’yi Haseke ve Ayn el-Arab hattına sıkıştırması, örgütün elindeki neredeyse tüm ekonomik kaynakları kaybetmesi ve buna paralel olarak ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın YPG’ye artık ABD tarafından destek verilmeyeceğini, örgütün tüm unsurlarıyla birlikte Suriye Devleti’ne entegre olması gerektiğini ifade eden açıklamaları dikkat çekmiştir. Bu gelişmeler, Trump yönetimiyle birlikte ABD dış politikasında, özellikle Ortadoğu bağlamında, bir yöntem değişikliğine gidilip gidilmediği sorusunu gündeme getirmiştir. Bu yazının amacı; Trump’ın dış politika anlayışını, Ortadoğu’da bölgesel güçlere bakışını ve Türkiye’nin bu süreçten nasıl kazanç sağlayabileceğini incelemektir.
Trump Yönetiminin Dış Politika Vizyonu
Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte yeniden şekillenen dış politika vizyonu, Soğuk Savaş sonrası benimsenen küresel hegemonya anlayışından ve liberal, kurallara dayalı düzen kuruculuğu iddiasından bilinçli bir kopuş üzerine kuruludur. Bu yeni yaklaşımla ABD, dünyadaki her krize müdahale eden ve düzen sağlayan bir aktör olmaktan ziyade; sahayı müttefik bölgesel güçlerin yönettiği, ABD’nin ise üst hakem rolü üstlendiği çok katmanlı bir düzeni savunmaktadır.
Trump yönetiminin dış politikasında ideolojiler ve değerler değil; güç dengesi, maliyet hesabı ve pazarlığa dayalı diplomasi merkeze alınmıştır. Wilsoncu anlayışla şekillenen, ABD’nin benimsediği değerlerin küresel ölçekte ihracı ve korunması fikri bu çerçevede gereksiz görülmektedir. Trump’a göre ABD’nin temel önceliği, kendi çıkarlarına doğrudan hizmet etmeyen coğrafyalardan müttefik bölgesel güçlerle iş birliği doğrultusunda çekilmek, Monroe Doktrini’ne benzer bir yaklaşımla Batı Yarımküre’de tek hegemon güç konumunu pekiştirmek ve buradan elde edilen stratejik rahatlıkla asıl rakip olarak görülen Çin’e odaklanmaktır.
ABD’nin yeni dış politika vizyonunun ayırt edici unsurlarından biri, müttefik bölgesel güçlerin güçlendirilmesi ve bölgesel istikrarın bu aktörler eliyle sağlanmasıdır. Trump yönetimi, Amerikan askerinin sahada doğrudan varlığını maliyetli ve siyasi açıdan riskli görmektedir. Bu nedenle düzen kurma sorumluluğunun bölgesel güçlere devredilmesi gerektiği düşünülmektedir. ABD, yalnızca işlevsel olan ve maliyet üretmeyen aktörlerle çalışmayı tercih etmekte; dengeyi bozan ya da ABD’yi doğrudan çatışmaya sürükleyen yapıların ise hızla gözden çıkarıldığı görülmektedir.
Bu çerçevede Trump yönetiminin dış politikasında üç temel ilke öne çıkmaktadır. İlki, küresel önceliklerin daraltılmasıdır. Ortadoğu, Trump için Demokratlar ve neocon çevrelerin aksine Amerikan dış politikasının merkezi bir alanı olmaktan çıkmıştır. Ancak bu durum Ortadoğu’nun tamamen terk edildiği anlamına gelmemektedir; bölge, ABD’yi yormaması gereken ancak yönetilmesi gereken bir alan olarak görülmektedir.
İkincisi, devletlerle muhatap olma tercihidir. ABD, özellikle Ortadoğu’da uzun süre devlet dışı aktörler ve terör örgütleriyle muhatap olmuş, bu yapılar üzerinden bir “böl ve yönet” stratejisi izlemiştir. Ancak bu yaklaşım hem maliyetli olmuş, hem kalıcı istikrarsızlık üretmiş, hem de bölgedeki müttefiklik ilişkilerine zarar vermiştir. ABD’nin YPG’ye verdiği destek nedeniyle Türk-Amerikan ilişkilerinin ciddi biçimde zarar görmesi bu duruma örnek teşkil etmektedir. Bu nedenle yeni dış politika vizyonunda devlet dışı aktörler yalnızca geçici araçlar olarak değerlendirilmekte; kalıcı düzenin muhatabı olarak meşru, kurumsal ve düzenli orduya sahip devletler öne çıkarılmaktadır.
Üçüncü ilke ise pazarlıkçı güç siyasetidir. Trump’ın anlayışına göre müttefiklikler kalıcı değil; sürekli yeniden müzakere edilen, karşılıklı faydaya dayalı ilişkilerdir. Bu yaklaşımın sahadaki yansıması, ABD’nin vekâlet savaşlarına bakışını da netleştirmektedir. Trump, vekil güçleri ideolojik yakınlık üzerinden değil, somut sonuç üretme kapasiteleri üzerinden değerlendirmektedir. Devletleşemeyen, meşruiyet üretemeyen ve tek bir dış destekçiye bağımlı kalan yapılar sürdürülebilir görülmemektedir. ABD, bu tür aktörleri uzun vadeli olarak korumak yerine, bölgesel devletlerin alan kazanmasına itiraz etmeyen bir pozisyon almaktadır.
BAE destekli Güney Geçiş Konseyi’nin Suudi Arabistan’ı işaret ederek tasfiye olması ve Suriye iç savaşının Esad’ın devrilmesiyle sona ermesi; devamında ise Türkiye açısından en ciddi tehditlerden biri olan YPG’nin Suriye Ordusu tarafından sahadan süpürülmesi, bu yeni dış politika anlayışının fiilen yürürlükte olduğunu göstermektedir. ABD, daha önce vekil güç olarak kullandığı yapıları, bölgedeki meşru, istikrarlı ve güçlü müttefiklerinin önünü açmak adına etkisizleştirmektedir.
Türkiye ABD’nin Yeni Dış Politika Vizyonundan Nasıl Yararlanabilir?
Türkiye; askeri kapasitesi, ekonomik yapısı ve beşerî sermayesiyle bir bölgesel güç konumundadır. Bölgesel güçlerin uluslararası sistemde başarılı olabilmeleri, büyük güçlerin siyasetini doğru okumalarına ve reelpolitik bir yaklaşım benimsemelerine bağlıdır. Türkiye, 1950’li yıllardan itibaren millî dava olarak gördüğü Kıbrıs meselesini, Johnson Mektubu nedeniyle uzun süre çözüme kavuşturamamış; ancak Makarios’un Sovyetler Birliği’ne üs verme ihtimali ve Soğuk Savaş’taki Yumuşama Dönemi’ni doğru okuyarak bu sorunu çözebilmiştir. Bu örnek, Türkiye’nin yeni dönemde de doğru bir stratejik okuma ile tehditleri etkisiz kılabileceğini ve somut kazanımlar elde edebileceğini göstermektedir.
ABD’nin müttefiklerine alan açan bir dış politika benimsemesiyle birlikte Ortadoğu’da Türkiye’nin daha görünür ve etkili hâle geldiği açıktır. Türkiye bu süreçte yalnızca Suriye meselesini çözmekle yetinmemeli; sınır ötesindeki tüm terör unsurlarının tasfiyesi için aktif bir politika izlemelidir. İran’da yaşanabilecek olası bir çözülme sürecinde itidali teşvik ederken, aynı zamanda kendi güvenliği ve çıkarları açısından kritik senaryolarda aktif olmaktan kaçınmamalıdır.
Türkiye’nin bölgede istikrar sağlayıcı ve etkin bir aktör olarak öne çıkması, ABD dış politikasının işleyişi açısından da önem taşımaktadır. Bu durum, Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı güvenlik temelli sorunların çözümünde, geçmişe kıyasla daha avantajlı sonuçlar elde etmesini mümkün kılabilir.
Türkiye yeni dönemde yalnızca mevcut sorunlarının çözümüne odaklanmamalı; tarihsel ve stratejik etki alanı olarak gördüğü Orta Asya ve Afrika’da da daha aktif bir politika izlemelidir. Bu bölgelerde Çin’in artan etkisi dikkate alındığında, Türkiye’nin daha görünür olması aynı zamanda Çin ile dolaylı bir rekabet anlamına gelmektedir. Bu rekabet ortamı, ABD desteğiyle Türkiye’nin normal şartlara kıyasla daha fazla kazanım elde etmesini sağlayabilir.
Özetle; ABD’nin yeni dış politika vizyonu, Türkiye’nin etki alanlarında daha maksimalist politikalar benimsemesine ve stratejik kazanımlarını artırmasına elverişli bir zemin sunmaktadır. Türkiye bu dönemin sunduğu fırsatları kaçırmamalı ve kendi lehine gelişebilecek tüm senaryolara hazırlıklı olmalıdır.