Türk ordusunda Jandarma Teşkilatı’nın kaldırılarak yerine modern bir Redif Teşkilatı’nın kurulması, hem askeri hem de toplumsal faydalar sağlayabilir. Bu reform, küresel güvenlik açıklarına ve savaş risklerine karşı hazırlıklı olmayı güçlendirirken, toplumun askerlik bilincini artırarak toplumsal dayanıklılığı destekleyecektir. Orta Avrupa’daki yedek ordu sistemlerinden alınan örnekler, bu modelin uygulanabilirliğini göstermektedir.
Raporun “Geleceğe Bakış” bölümü, Kongre’nin ikilemini özetler. Türkiye, stratejik bir ortak mı yoksa risk mi? Kongre üyeleri, jeopolitik faydaları (Orta Doğu, Karadeniz, Kafkasya) tartar; ancak Hamas ve Rusya ile ilişkiler sebebiyle de temkinli yaklaşılması gerektiği belirtilmektedir. Raporda, Türkiye’nin BRICS ve SCO’ya ilgi duyduğu “doğu eğilimi”ni ABD çıkarlarına tehdit olarak görmektedir.
Yabancılar Lejyonu, Osmanlı devşirme geleneğinden ilham alarak, modern demografik ve stratejik ihtiyaçlara yanıt verebilecek bir model sunmaktadır. Fransız Yabancı Lejyonu ve diğer örnekler, bu tür bir yapının uygulanabilirliğini göstermektedir. Türkiye’nin aktif dış politikası, demografik sınırlamalar ve profesyonel askerlik ihtiyacı, lejyon modelini cazip kılmaktadır.
Ukrayna savaşından çıkaracağımız dersler, meskun mahal savaşlarının artan önemi, hibrit tehditlerin çeşitlenmesi ve teknolojik gelişmelerin hızı, sadece ağır ana muharebe tanklarına dayalı doktrinin yetersizliğini net şekilde ortaya koymuştur.
Bu potansiyel göç dalgasının boyutları, önceki deneyimlerden farklı olabilir. Ekonomik motivasyonlu olan bu göç, daha uzun süreli ve daha organize olabilir.
Sonuç olarak, Trump’ın Avrupa’daki yeni sağ hareketlerle kurduğu ilişki, sadece transatlantik işbirliğinin geleceğini değil, küresel güç dengelerini ve uluslararası sistemin temel yapısını da etkileme potansiyeline sahip.
Sonuç olarak, Sibirya’nın zenginlikleri, Çin’in büyüyen ihtiyaçları ve Rusya’nın zayıflayan konumu, 21. yüzyılın en önemli jeopolitik denklemini oluşturuyor. Moskova’nın vereceği karar, sadece kendi geleceğini değil, küresel güç dengelerini de belirleyecektir.
Sonuç olarak, karanlıktakilere ışık getirme ve imparatorluk gücüne meydan okuma ruhu olan Prometheus ruhu, Polonya’nın çağdaş stratejik duruşunda yaşamaya devam ediyor. Prometheist ilkelerin modern koşullara adapte edilmiş ve uluslararası ittifaklarla güçlendirilmiş bu yeniden canlanışı, Doğu Avrupa’da barış ve istikrarı sağlama çabasında kritik bir unsur olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak, Antalya Diplomasi Forumu 2025, küresel diplomasi sahnesine önemli katkılar sunan, farklı perspektiflerin diyalog içinde buluşmasını sağlayan ve insani değerleri merkeze alan bir platform olarak öne çıktı.
Hindistan, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde küresel bir güç olarak yükselişini sürdürürken, dış politikasında pragmatizm ve stratejik özerkliği temel ilkeler olarak benimsiyor. Modi hükümetinin “çoklu hizalanma” olarak adlandırdığı bu yaklaşım, hiçbir bloğa tam anlamıyla bağlanmadan tüm büyük güçlerle stratejik ilişkiler geliştirmeyi hedefliyor.
Sonuç olarak, Batı dünyasının topyekûn bir savaşa tamamen hazır olduğunu söylemek güçtür. Uzun süreli barış dönemi, doğal olarak toplumları ve kurumları sivil işleyişe adapte etmiştir.
NATO’nun geçerliliğini koruyabilmesi için yükselen sağcı hareketlerin güvenlik perspektiflerini dikkate alması ve pragmatik bir yaklaşım benimsemesi gerekmektedir.
Sonuç olarak, çok kutupluluğa geçiş sürecinin başarılı bir şekilde yönetilmesi, küresel barış ve refahın sürdürülebilirliği açısından belirleyici olacaktır. Bu süreçte tüm aktörlerin, rekabet ile iş birliği arasında sağlıklı bir denge kurması ve ortak çıkarlar temelinde hareket etmesi gerekmektedir.
Tarih bazen dolambaçlı şekilde da olsa kendi yolunu buluyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında Friedrich Naumann’ın “Mitteleuropa” vizyonu, dönemin şartlarında gerçekleşemedi belki, ama bugün Avrupa Birliği çatısı altında farklı bir formda hayat bulmuş durumda.
Akdeniz havzası, insanlık tarihinin en eski ticaret ve etkileşim alanlarından biri olarak, medeniyetlerin kesişme noktasında yer almıştır.
Bu durumda ne yapmak gerektiği sorusu gündeme geliyor. Her şeyden önce Filistin topraklarında tarafsız ülkelerden müteşekkil bir konsorsiyumun gerek askeri gerek siyasi gözetimi altında ateşkesin sağlanması ve sonrasında kurumların inşa edilmesi ve sonrasında sağlıklı aktörler ile yeni sürecin inşa edilmesi gerekiyor. Tabi ki bu senaryo ütopya olmasından ziyade kararlı bir siyasi irade ile bir araya gelmiş batılı güçlerin varlığını zaruri kılıyor.
Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkan eleştirmenler, genellikle mevcut Türkiye karşıtı duygularından faydalanmaktadır. Birçok kişi, Türkiye’nin dış politikasının Amerika Birleşik Devletleri’nden sapmasından endişe duyduğunu ifade etse de Birleşik Krallık, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerin de ulusal çıkarlarına paralel olarak farklı dış politikalar izlediğini unutmamak gerekir.
Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın rolü, mahkeme kararları aracılığıyla Avrupa entegrasyonuna katkı sağlamaktır. Ayrıca, mahkeme, üye devletlerin iradesine rağmen de lege ferenda geliştirme rolünü kendisine atamıştır. Kimileri bu politikayı ilerici bir adım olarak değerlendirirken, bazıları bu tutumu üye devletlerin egemenliğine zarar verici olarak eleştirmektedir. Mahkeme zamanla daha fazla uluslarüstü pozisyonlara eğilim göstermekte ve üye devletlerin tercihlerini göz ardı etmektedir.
Geçtiğimiz günlerde Rus resmi devlet ajansı TASS’tan alıntıyla bir içerik sosyal medyaya bomba gibi düştü. İçeriği Türkçe’ye aktaran sosyal medya kullanıcısı Paşinyan’ın “Türkler’in Ermenilere soykırım yapmadığını söyledi” gibi bir manşetle aktarmasıyla bütün internet habercileri bu sansasyonel açıklamayı paylaşmaya başladı.
Batı Dünyası ile Körfez Ülkelerinin son dönemdeki yakınlaşması göz önüne alınırsa, Hamas’tan temizlenmiş ve batı tarafından desteklenen bir figür olarak Filistin’e Dahlan’ın iktidara getirilmesi İsrail-Filistin barış görüşmelerinin yeniden başlaması ve belki de barışın nihayete ermesi anlamına gelebilecektir. Ancak Türkiye’de bir numaralı devlet düşmanı ilan edilmiş Dahlan’ın “kardeş” Filistin halkının devlet başkanı olmasına Türkiye nasıl bakacak ayrı bir muammadır.
Modern Çağ’daki sürekli düzenli ordudan önce Orta-Çağ’daki savaşların ana güçleri olan paralı şövalyelerin torunları olan askeri şirketlerin statüsü daha çok tartışılacak hatta yeni düzenlemeler yapılacaktır. Ancak her zaman işveren devletin yapısını da şirket bünyesinde ister istemez yansıtacaklardır.
Kanal İstanbul’un Montrö’yü bertaraf edeceği iddialarının yersizliğini bir kenara bırakacak olursak, Boğazdan geçiş yapacak tehlikeli gemilerin kanala yönlendirilmesi Boğazın ve İstanbul’un tehlikeye atılmasını önleyebilir. Ancak Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Türk Boğazları Deniz Trafik Tüzüğü’nde değişikliğe gitmeden kanal açmak anlamsız görünmekte.