Köşe Yazıları

Trump’ın Dünyasında Batı Yarımküre ve Venezuela Müdahalesi Ne Anlama Geliyor?

Tuna TANMAN 13 January 2026 5 dk okuma 9 görüntülenme
Trump’ın Dünyasında Batı Yarımküre ve Venezuela Müdahalesi Ne Anlama Geliyor?

3 Ocak 2026 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’ya “Operation Absolute Resolve” adlı bir askerî operasyon gerçekleştirdi. ABD yönetimi, operasyonun amacını narco-terör örgütleriyle bağlantılı olduğu iddia edilen Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’in yakalanması olarak açıkladı. Operasyon, sabah erken saatlerde Caracas ve Kuzey Venezuela’daki askerî hedeflerin bombalanmasıyla başladı. Bombardımanın ardından Delta Force birliklerinin Maduro’nun özel olarak korunan konutuna indirilmesiyle çatışmalar yaşandı. Çatışmalar sonucunda Maduro ile eşi yakalanarak Amerikan mahkemelerinde yargılanmak üzere ABD’ye götürüldü.

​Bu gelişmelerin ardından operasyonun gerekçeleri ile müdahalenin uluslararası hukuk ve mevcut uluslararası sistem açısından meşruiyeti dünya kamuoyunda yoğun biçimde tartışılmaya başlandı. Bu yazı, ABD’nin Trump yönetimi altında Venezuela’ya yönelik gerçekleştirdiği bu müdahaleyi realist perspektiften ele almayı; aynı zamanda bu olay üzerinden uluslararası hukuk ve uluslararası sistemin geleceğine dair bir tartışma yürütmeyi amaçlamaktadır.

Operasyonun Nedenleri  

​ABD’nin Venezuela’ya müdahalesini ve Maduro ile eşinin ABD’ye götürülmesini tek bir nedene indirgemek, uluslararası ilişkilerin doğası ile örtüşmez. Bu tür hamlelerin arkasındaki dinamikleri anlayabilmek için güç ilişkileri, çıkar hesapları ve sistem dengeleri birlikte değerlendirilmelidir. Uluslararası ilişkiler, merkezi bir otoritenin bulunmadığı anarşik bir yapı üzerinde işlemektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler’e dayalı bir sistem kurulmuş olsa da, devletlerin üzerinde mutlak bağlayıcılığı olan ve yaptırım gücünü kesintisiz biçimde uygulayabilen bir otorite fiilen mevcut değildir. Bu nedenle uluslararası hukuk, özellikle büyük güçler açısından çoğu zaman katı bir sınırdan ziyade esnek bir araç işlevi görmektedir. Venezuela’ya yönelik bu müdahalede hukuki kaygılardan çok çıkar merkezli bir eylem olarak değerlendirilmelidir.

​Operasyonun arkasındaki temel nedenlerden biri enerji arzı ve enerji güvenliğidir. Trump’ın ikinci kez iktidara gelmesiyle birlikte ABD’de merkantilist ekonomi anlayışının yeniden öne çıktığı görülmektedir. İhracatı artırmayı ve ithalatı sınırlamayı hedefleyen bu yaklaşım, üretimin sürdürülebilirliği açısından enerjiye erişimi kritik hâle getirmektedir. Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahiptir. Ancak mevcut üretim kapasitesi, ABD’nin ihtiyaç duyduğu ölçekte petrol arzını karşılayabilecek düzeyde değildir.

​Bu durum, ABD açısından yalnızca bir üretim meselesi değil; petrol kaynaklarının hangi aktörlerin denetiminde olduğu sorusunu da gündeme getirmektedir. ABD’nin Venezuela üzerindeki baskısı arttıkça Çin ve Rusya’nın ülkedeki etkisinin güçlenmesi, Washington açısından stratejik bir risk alanı oluşturmaktadır. Özellikle enerji açısından dışa bağımlı olan Çin’in Venezuela petrolüne duyduğu ihtiyaç, bu tabloyu ABD açısından daha hassas hâle getirmektedir. Dolayısıyla operasyonun hedefi yalnızca ekonomik kazanç sağlamak değil, rakip güçlerin hareket alanını daraltmaktır.

​Müdahalenin gerekçeleri enerji güvenliğiyle sınırlı değildir; jeopolitik hesaplar da belirleyici rol oynamaktadır. Venezuela, coğrafi konumu itibarıyla ABD-Çin rekabeti bağlamında Çin açısından potansiyel bir ileri konum anlamı taşımaktadır. Olası bir küresel çatışma senaryosunda Çin’in savaş alanını kendi coğrafyası dışına taşıyabilmesi, farklı bölgelerde stratejik varlıklar oluşturmasına bağlıdır. Çin askerî doktrininin ağırlıklı olarak Pasifik merkezli savunma anlayışı üzerine kurulmuş olması, bu ihtiyacı daha da belirgin hale getirmektedir. ABD’ye coğrafi olarak oldukça yakın bir konumda bulunan Venezuela, bu çerçevede Washington açısından potansiyel bir ileri üs tehdidi olarak değerlendirilmektedir. ABD’nin gerçekleştirdiği müdahale, bu ihtimali somut bir aşamaya gelmeden engellemeye yönelik önleyici bir hamle olarak okunabilir.

​Bir diğer neden ise sistemsel düzeyde mesaj verme isteğidir. Trump’ın ikinci döneminde Amerikan dış politikasında Monroe Doktrini’ne yönelik açık bir vurgu göze çarpmaktadır. 1823 yılında ilan edilen Monroe Doktrini, Amerika kıtasını dış müdahalelere kapalı ilan eden ve ABD’nin Batı Yarımküre’deki hegemonik iddiasının temelini oluşturan bir dış politika yaklaşımıdır. Zamanla savunmacı bir ilkeden ofansif bir uygulamaya dönüşen bu doktrin, ABD’nin sonraki dönemde kuracağı hegemonik düzenin de altyapısını hazırlamıştır. Trump yönetiminin Monroe Doktrini’ni yeniden gündeme taşımasının temel amacı, ABD’yi Batı Yarımküre’de yeniden tartışmasız bir güç hâline getirmek ve bu coğrafyada kendisine tehdit oluşturabilecek yapılara alan tanımamaktır.

​Latin Amerika’daki bir devlet başkanının yakalanarak ABD’ye götürülmesi, yalnızca Venezuela’ya değil; bölgedeki ve ABD’nin etki alanındaki tüm ülkelere yönelik açık bir mesaj niteliği taşımaktadır. Bu operasyonla ABD, kendi etki alanında başka hiçbir gücün faaliyet göstermesine izin vermeyeceğini net biçimde ortaya koymuştur.

​Bu noktada Birleşmiş Milletler’e dayalı uluslararası sistem ve uluslararası hukukun işlevselliğine değinmemek yazıyı eksik bırakır. Uluslararası ilişkiler, yapısı gereği merkezi bir otoriteden yoksundur. Birleşmiş Milletler bu eksikliğin doğurduğu sorunları sınırlı ölçüde dengelemek amacıyla kurulmuş olsa da, uluslararası ilişkilerin fiili işleyişine tam anlamıyla uyum sağlayamamaktadır. Venezuela müdahalesi karşısında Birleşmiş Milletler’in sınırlı tepkisi, ABD’nin bu operasyonu sahip olduğu güç ve devletler arasındaki belirgin asimetri sayesinde gerçekleştirebildiğini açıkça göstermektedir.

​Hukukun etkin biçimde işleyebilmesi yaptırım gücüne, yaptırım gücü ise merkezi bir otoritenin varlığına bağlıdır. Bu koşulların yokluğunda uluslararası hukuk büyük ölçüde normatif bir çerçeveyle sınırlı kalmaktadır. Bu nedenle Venezuela örneğinde olduğu gibi olayları yalnızca uluslararası hukuk zemininde değerlendirmek, eksik sonuçlara yol açmaktadır.

​Sonuç olarak ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahalesi ve Nicolas Maduro ile eşinin tutuklanması; enerji arzı güvenliği, jeopolitik rekabet ve sistemsel güç dengeleri gibi birden fazla faktörün birleşimiyle açıklanabilir. Bu müdahaleyi anlamlandırabilmek için idealist varsayımlar yerine, uluslararası ilişkilerin fiili işleyişini esas alan güç dengesi ve çıkar merkezli realist bir perspektif daha sağlıklı bir analiz sunmaktadır.

Trump ABD Venezüela
Tuna TANMAN
Yazar

İlgili Yazılar

Türk Ordusu Reform Önerisi: Jandarmanın Kaldırılması ve Redif Teşkilatının Yeniden Kurulması

Türk Ordusu Reform Önerisi: Jandarmanın Kaldırılması ve Redif Teşkilatının Yeniden Kurulması

Emir Abbas GÜRBÜZ
Men Dakka Dukka: Fırat’ın Doğusunda İflas ve Suriye’de Yeni Dönem

Men Dakka Dukka: Fırat’ın Doğusunda İflas ve Suriye’de Yeni Dönem

B. Sarper BAYRAMOĞLU