Kutup Semalarında Amerikan Kartalı: Trump Neden Kuzeyi İstiyor?
Henüz görevine bile başlamadan ABD’nin 47. Başkanı Donald Trump’ın Grönland ve Kanada’yı ABD sınırlarına dahil etmek istemesi uluslararası gündeme bomba gibi düştü. Aslında bu durum bir ilk değildi. Trump, Grönland’ı Danimarka’dan satın almak istediğini ilk defa 2019’da dile getirmişti. Ciddiye alınmayan bu teklif, peşi sıra patlak veren Covid-19 salgını ve Trump’ın başkanlık yarışını kaybetmesi ile unutulmuştu…ta ki Trump yeniden seçilene kadar. Şimdiyse Trump’ın çok daha güçlü şekilde geri dönüşü, bu teklifi tekrar ve ısrarlı bir şekilde dile getirmesiyle yeniden gündeme oturdu. Peki Trump’ın Kanada ve Grönland ile alıp veremediği ne var? Bunun için önce Arktik bölgesine bir göz atmamız gerek.
El Değmemiş Bir Bölge
Arktik ismiyle bilinen bölge dünyanın en kuzey kısmında, Kuzey Kutbu’nu çevreleyen, aşırı soğuk iklimli, kendine has bir ekosistemi barındıran, buzullarıyla ünlü bir bölge. Üç farklı kıtaya dağılan Arktik bölgesinin evrensel olarak kabul edilen bir tanımı yok ve bölgeye siyasi, bilimsel, coğrafi gibi farklı perspektiflerden bakılınca farklı Arktik tanımları yapılabilmekte. Bu bölgede Rusya, Kanada, ABD, Danimarka ve Norveç bölgenin kıyıdaşlarıyken bazı tanımlamalara göre Kuzey Kutup Dairesi içerisinde kalan İsveç, İzlanda ve Finlandiya da Arktik’in birer parçası. Kuzey Kutup Dairesi’ni Arktik bölge olarak tanımlarsak bölge 40 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsamakta ve içerisinde Kuzey Buz Denizi ya da Arktik Okyanusu olarak adlandırılan, 14 milyon kilometrekarelik bir alana yayılan, dünyanın en sığ ve en küçük okyanusunu barındırmakta. Arktik bölgesinin kara alanının %40’a yakın bir bölümü ile kıyı şeridinin yarısı Rus egemenliği altında.
Arktik bölgesinde tahmini olarak dünyadaki petrol yataklarının %13’ü ve doğalgaz rezervlerinin %30’u henüz tam keşfedilmemiş biçimde bulunuyor. Ayrıca bölgenin yeraltı kaynakları arasında bakır, kobalt, nikel, çinko gibi pek çok başka değerli madenler de bulunmakta.
Bölgede yılın belli dönemlerinde kullanılan dört ana deniz rotası var. Bunların ilki olan Kuzeybatı Geçidi Kanada’nın Arktik adalarından geçen deniz yoludur ve Amerika kıtasının doğu ve batı kıyıları arasında kullanılır. İkinci rota olan Kuzey Denizi Rotası ise Rusya Federasonu’nun Arktik Okyanusu kıyılarından geçerek Asya ve Avrupa arasında bir ticaret yolu oluşturur. Üçüncü rota olan Kuzeydoğu Geçidi, ikinci rotanın alternatifidir ve Rusya ile Norveç’in Arktik kıyılarından geçer. Dördüncü rota ise Kanada’daki Churchill Limanı ile Rusya’daki Murmansk Limanı’nı bağlayan Arktik Köprüsü rotasıdır. Aynı zamanda Atlantik Okyanusu ile Pasifik Okyanusu’nu birbirine bağlaması planlanan Transpolar Deniz Yolu isimli beşinci bir rota daha vardır. Bu rotalar Süveyş Kanalı ve Panama Kanalı gibi geleneksel rotalardan daha ucuz ve daha hızlı alternatifler sunuyor. Öyle ki bu rotaların kullanımı, yolu %40’a varan oranlarda azaltabiliyor. Ancak kutup iklimi koşulları nedeniyle buz tutan bu rotalar, yılın ancak belli ve kısa bir döneminde kullanıma açık.
İklim değişikliğinden etkilenen bölgelerin başında gelen Arktik, insanlık tarihi boyunca geçit vermez bir bölgeyken artık küresel ısınma nedeniyle eriyen buzullar sebebiyle hızlı bir coğrafi değişikliğe maruz kalıyor. Bulgulara göre Arktik kıyıları gelecek yıllarda yazın buzdan arınmış halde olacakken kışın da deniz buzunun çok daha kırılgan olması öngörülüyor. Bu değişiklikler sonucunda bu rotalar yılın daha fazla zamanında açık kalmaya başladı. Gelecek yıllarda küresel ısınma nedeniyle bu rotaların yıl boyunca kalıcı bir şekilde açık kalması olasılıklar dahilinde.
Gerek kısalan rotalar gerekse dokunulmamış kaynaklar hem bölgesel hem de bölge dışı aktörlerin, Arktik için iştahının kabarmasına yol açıyor. Bu yüzden de bölgede pek çok tartışmalı bölge bulunuyor ve farklı bölge ülkeleri aynı alanlarda egemenlik iddiasında bulunuyor. Kanada ve ABD arasında Beaufort Denizi ve Norveç ile Rusya arasında Barents Denizi bölgeleri üzerinde gerçekleşen anlaşmazlıklar, bu duruma iki örnek teşkil ediyor.
Kaynayan Bir Buz Denizi
Şimdiye dek bilindiğine göre Arktik bölgesi ile ilk kez 15. yüzyılda Viking seferleri ile temasa geçilmiş ancak başarılı olunamadı. Arktik bölgesine olan ilgi 19. yüzyıldan itibaren artmaya başlayarak, alternatif kaynak ve yol arayışları çeşitli ülkeleri buraya götürdü. Buna rağmen 20. yüzyıla gelindiğinde Arktik halen büyük ölçüde el değmemiş bir bölgeydi. Öte yandan bu tarihlerde artık bölgenin ev sahipliği yaptığı pek çok ada ve adacık konusunda bölge ülkeleri arasında anlaşmazlıklar gerçekleşmeye başlamıştı. Bunun üzerine 1920 yılında imzalanan Svalbard Antlaşması ile bölgede stratejik konumda bulunan Svalbard Takımadaları üzerindeki Norveç egemenliği tescillendi, ancak bölge askerden arındırılmış bölge haline getirildi ve bütün imzacı ülkelerin bölgede ticari faaliyetlerde bulunmasına izin verildi.
İkinci Dünya Savaşı’nda ikmal amacıyla kullanıldığı için askeri hareketliliğe sahne olan bölge, esas stratejik anlamına Soğuk Savaş sırasında ulaştı ve tüm Arktik kıyıları NATO ile Sovyetler Birliği arasında bölündü. Faroe Adaları’ndaki NATO üssüne konuşlandırılan radar ve navigasyon sistemleri ile Sovyetler Birliği sürekli izlenirken, Sovyetler de Arktik buzullarının altında konuşlandırdığı denizaltılar sayesinde ikinci vuruş yeteneği (second strike capability) sahibi oldu. Bu sebeple Arktik’i bugün de etkisi altında tutan bölge politikalarının Soğuk Savaş şartları altında oluştuğunu söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar 1996 yılında bölge ülkeleri arasında bölgenin kalkınması, ekosistemin korunması ve bilimsel iş birliği ortamının oluşturulması amacıyla Arktik Konseyi kurulmuş olsa ve bu devletleri bölgenin ortak konularında iş birliğine teşvik etse de Soğuk Savaş dinamiklerinin gölgesi kendisini hep hissettirdi. 2007 yılında Rusya’nın Kuzey Buz Denizi tabanına, tam kutup noktasına Rus bayrağı dikmesi ile tekrar alevlenen Arktik rekabeti , özellikle de 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması ile başlayan Ukrayna Savaşı sebebiyle Rusya’nın Arktik Konseyi’ndeki üyeliğinin dondurulması ve akabinde Rusya’nın Arktik Konseyi’nden ayrılmasıyla yükseldi ve bölgedeki barış ortamı da bozuldu.
Rusya ve Çin’in Arktik Politikaları
Sovyetler Birliği’nin dağılışının ardından Rusya’dan Arktik bölgedeki ilk hamle, 2001 yılında Kuzey Buz Denizi’nde 1,2 milyon km2 kadar bir bölgede egemenlik iddiasında bulunması oldu. 1997 yılında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamasının ardından 2001 yılında kıta sahanlığını genişletmek isteyen ilk ülke Rusya’ydı. Ancak talep ettiği bölgeler Arktik Okyanusu’nun yarısını kapsıyordu ve önemli petrol, gaz stokları ve hidrokarbon enerji kaynakları barındıran Lomonosov Sırtı ve Alpha-Mendelev Sıradağları gibi bölgelerde Danimarka, Kanada ve ABD de hak iddia ediyordu. O dönemde Rusya’nın bu iddiası elbette ki reddedildi ve Rusya uluslararası toplum tarafından kınandı.
2007 yılında Lomonosov Sırtı’nın, Sibirya’nın uzantısı olduğunu ispatlamak için jeolojik çalışmalar yaparken Kuzey Buz Denizi’nin tabanına Rus bayrağının dikildi. Bu olayın ardından gelen tepkilere karşı 2008 yılında Rusya Devlet Başkanı Medvedev, Rusya’nın 2020 ve sonrasındaki Arktik bölge politikasını duyurdu ve 1926 yılındaki Arktik sınırları kabul ettiklerini ve uluslararası hukuka saygılı olduklarını açıkladı. Ancak bu saygı fazla sürmedi ve yine 2008 yılında Rusya bölgeye savaş gemisi gönderip, 2009 yılında da Arktik bölgede askeri bir güç oluşturacağını duyurdu.
2013 yılında Vladimir Putin’in kabul ettiği strateji belgesi ile bölgede Sovyet döneminden kalma askeri üsler tekrar açıldı ve radar sistemleri inşa edildi. Putin ayrıca bir ‘Arktik Kuvvetler Birliği’ kurulmasını da emretti. Bu açıdan Rusya’nın revizyonist politikalarının Arktik bölgede Avrupa’ya göre çok daha önce başladığı açıktır. Nitekim 2022 yılında başlayan Ukrayna Savaşı’nın ardından İsveç ve Finlandiya’nın da NATO’ya katılmasıyla birlikte Rusya, Kuzey Donanması’nı ve üslerini kuvvetlendirerek savaşa hazır hale getirdi.
Çin’in bir sır olmayan, ticaret yollarına hakim olma arzusu Arktik ticaret yollarında da kendisini gösterdi. Bu yeni rekabet alanında önce Rusya ile ilişkilerini kuvvetlendirdi ve 2013 yılında Arktik Konseyi’nde gözlemci statüsünde yer aldı. Rusya’ya ait Gazprom, Rosneft ve Statoil şirketleriyle ortaklaşa olarak Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC), Barents Denizi’nde kaynak araştırmaları yaparak %33’lük bir kâr payı elde etti. 2017 yılında Rus Novatek ve Çin CNPC ortaklığı ile sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) projesi gerçekleştirildi ve CNPC bu projeden %20 hisse aldı. Ardından 2018 yılında Çin, Arktik politikalarını yayınladı. Buna göre Çin kendisini ‘Kuzey Kutbu’na yakın devlet’ (near-Arctic state) statüsünde tamamlayarak bölgeye olan ilgisini resmen gösterdi. Kutup bölgesi ile ilgili ekolojik ve bilimsel destek vaadinde bulunmasına ek olarak, bölgenin rejimi ve ticaret yolları da odak noktalarının arasında oldu. 2019 yılında da LGN-2 projesine yeniden Novatek ile girerek bu kez %10’luk bir hisse sahibi oldu.
ABD’nin ve NATO’nun Arktik Politikaları
Bölgeye ilk kez 1867 yılında Alaska’yı Rusya’dan satın alarak giren ABD’nin Arktik konusunda ağır kanlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Gerek Soğuk Savaş dönemi gerekse öncesinde, iklim koşullarının el vermemesi nedeniyle ABD Arktik politikalarını Sovyetler Birliği’ne göre göz ardı etti ve daha çok münhasır ekonomik bölge ve ekosistemin korunması gibi politikaları öncelikli tuttu. Elbette ABD’nin bu konuda hiçbir şey yapmadığını iddia etmek mümkün değil, ancak zaten soğuk iklimde yaşayan Rusların bölge için politika oluşturmakta ABD’ye göre daha erken davrandığı da bir gerçektir. ABD, Arktik’in gerçek potansiyelini ancak Soğuk Savaş’tan sonra, iklim değişikliğinin etkileri net bir şekilde kendisini göstermeye başladığında idrak edebildi. 2009 yılında Arktik bölgesi politikasını yayınlayan ABD artık bölgeye daha dikkatle eğildiğini belli etti ve kendisini bir Arktik ülke ilan etti. 2013 yılında yayınlanan yeni Arktik bölge strateji belgesi ile Obama dönemi ABD’si bölgede ekosistemin korunması ve uluslararası iş birliği odaklı bir politika güttü. Trump’ın ilk dönemi ise Arktik politikalarında daha da aktif bir politika ile geçti. Obama’nın bölgeden kaldırdığı 2. Filo yeniden kuruldu ve bölgede sondaj çalışmalarına dair emir yayınladı. Ayrıca 2020 yılında Alaska’daki Eielson Havalimanı’na da iki adet F-35 savaş uçağı konuşlandırdı.
Arktik bölgesi bugün ABD için Rusya ve Çin’e karşı mücadele edilecek bir arena konumunda bulunuyor. Haziran 2019’da Savunma Bakanlığı Arktik Stratejisi raporu, Pentagon tarafından Kongre’ye sunuldu. Raporda ABD’nin küresel bir caydırıcılık amacıyla bölgedeki varlığını güçlendirmeye çalıştığı belirtiliyordu. Bu durum Beyaz Saray tarafından 2022’de yayınlanan ‘Arktik Bölgesi İçin Ulusal Strateji Belgesi’ daha da gözler önüne serildi. Biden döneminin izlerini taşıyan bu belge, 2032 yılına kadar uzanan bir vizyon ileri sürülüyordu. Belge, 2013’ten bu yana bölgenin önemli bir rekabet alanına dönüştüğünü vurgularken Ukrayna Savaşı ile Arktik’in de gergin bir duruma geçtiğini ifade ediyordu. Belgeye göre Arktik jeopolitiğinin istikrarsızlaştırıcı unsuru Rusya’ydı ve ABD, bölgedeki liderliğini, tıpkı küresel liderliğinde olduğu gibi müttefiklik ilişkilerini kuvvetlendirerek sağlamaya niyetliydi. Bu sebeple de bölgede gerek Rusya gerekse Çin’den tehdit algılayan ülkelerle iş birliğini geliştirmeyi hedefliyordu.
NATO’nun bölgeye olan yaklaşımı ise Arktik bölgesinin güvenliğini sağlayarak çatışmaları önlemek üzerine kurulu. NATO’nun gerek çevre gerekse güvenlik alanlarında bölgede birincil ortak olarak gördüğü kurum Arktik Konseyi. Ancak Rusya’nın Konsey’den ayrılması ve Konsey üyesi olan İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeleri olmalarıyla birlikte, Arktik Konseyi’nin üyelerinin tümü halihazırda NATO müttefikleri haline geldi. Bu vesileyle Arktik’teki NATO bölgesi daha da genişledi ve Arktik’i NATO ve Rusya arasında böldü. Nitekim NATO bölgedeki en büyük askeri tatbikatını, 27 üye devletten 30.000 askerin katılımıyla 2022 yılında, olası kara, hava ve deniz saldırılarına karşı gerçekleştirdi. Böylece dünya savaşlarından beri bölgede tansiyon ilk kez bu seviyede yükseldi.
Bu noktada İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini tekrar ele almak gerekiyor. Türkiye’de bu konu tam olarak anlaşılamadı, özellikle de Rusya’nın Ukrayna’da bir batağa saplanmaya başladığı durumda İsveç ve Finlandiya’da yeni birer cephe açmasının söz konusu olmadığı düşünülürse, neden NATO ülkelerinden Türkiye’ye bu iki ülkenin üyeliğinin onaylanması için baskı kurulduğu elle tutulur şekilde dile getirilemedi. Ancak bu iki ülkenin üyeliğinin, Baltık’ta Rusya için çemberi kapatırken, asıl Arktik alanda safları sıkılaştıracağı dikkati çekmedi. Bu sırada NATO, Arktik bölgesinin önemini ve buradaki müttefikleri koruyacağını vurgulamaya devam etti. Finlandiya ise hem 2024’te hem de 2025’te NATO müttefiklerini olası bir kış savaşına karşı hazırlamaya başladı.
Grönland ve Kanada’nın Konumu
Popüler olmadığı için kamuoyunda fazla bilinmese de Arktik’te pek çok çeşitli sınır ve bölge tartışmaları, tüm kıyıdaş devletleri etkiliyor. Ancak burada Kanada ve Grönland üzerinde durarak ABD ile ilişkilerini ele almamız konuyu daha odaklamamızı sağlayacak.
Öncelikle biraz Grönland’n durumundan bahsetmeliyiz. Grönland resmi olarak Danimarka’ya bağlı bir bölge. Danimarka’dan çok çok daha büyük bir araziye sahip. Bu büyüklüğüne rağmen yalnızca yaklaşık 55.000 nüfus barındırıyor. Dünyadaki en yüksek intihar, cinayet ve alkol tüketimi oranlarına sahip ülkelerden birisi. Gayrisafi yurtiçi hasılası üç milyar dolar civarı. Ekonomik olarak Danimarka’ya bağlı ve her yıl yaklaşık 600 milyon dolar Danimarka’dan almak zorunda, ancak Danimarka’nın harcamaları Grönland’ı geliştirmeye değil, ancak idame ettirmeye yönelik. Balıkçılık endüstrisi, Grönland’ın ihracatının %98’ini kapsıyor. Grönland’da önemli bir barınma krizi mevcut, keza Arktik bölgede inşaatların masrafları da daha yüksek. İşlenmemiş yer altı kaynakları çok fazla. Aynı zamanda dünyadaki içme suyu rezervlerinden en büyüklerinden birine de ev sahipliği yapıyor.
Danimarka 2009 yılında Grönland’a resmi olarak özerklik tanıdı, ancak 6 milyon nüfuslu küçük bir Avrupa ülkesi olarak, kendisinden bu kadar uzakta ve bu denli ihmal ettiği Grönland üzerinde kontrol sahibi olmayı sürdürüyor. Öte yandan Grönlandlılar, adalarının bağımsız olması gerektiği yönünde düşünceye sahipler. Bu konuda yapılan son anketlerde bağımsızlık yanlılarının oranı %68 çıktı.
ABD’nin Grönland’a olan ilgisi yeni değil. Hem 1867’de hem de 1946’da ABD Grönland’ı yine satın almaya çalıştı. Üstelik Grönland’daki ABD askeri varlığı II. Dünya Savaşı’na dayanıyor. Bu dönemden beri bölgede Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait Thule Hava Üssü bulunuyor. Üs ABD’ye uzay gözetleme ağı ve balistik füze erken uyarı sistemleri sağlıyor. Ayrıca Soğuk Savaş sırasında ABD ile Danimarka arasında imzalanan anlaşmayla ABD, ‘Buz Solucanı Projesi’ adı verilen bir proje kapsamında 1959 yılında Grönland’a nükleer bir üs kurma izni aldı. ‘Yüzyıl Kampı’ adını taşıyan ancak ‘atomik kent’ olarak da bilinen bu üs, yeraltında adeta küçük bir şehir gibiydi. 4000 kilometre uzunluğuna varan tünel ağı bulunan üs aynı zamanda 600 balistik füzeye de ev sahipliği yapmaktaydı. Ancak bu proje 1967’de durduruldu ve nükleer reaktörlerin üsten çıkartılmasıyla birlikte kamp terk edildi.
Grönland’a olan ilgi yalnızca ABD’den gelmiyor. 2018 yılında Çin, Grönland’ın havalimanlarına yatırım yapmayı teklif etti. Çin’in bölgedeki nüfuzunun artışından korkan Grönland teklifi reddederken Danimarka projenin bir kısmını karşılamayı kabul etmek zorunda kaldı. Trump’ın Grönland teklifinin ilk kez hemen ertesi yıl gelmesi tesadüf olmasa gerek.
Topraklarının %40’ı Arktik’te bulunan Kanada’nın Arktik politikaları ekoloji ve ekonomik kalkınma odaklı, ancak ABD’yi kendisine en muhalif, Rusya’yı da en tehlikeli aktör olarak görüyor. ABD ve Kanada arasında Arktik bölgedeki sorunlardan ilki, Kuzeybatı Geçidi’nde yer alıyor. Kanada bu bölgenin kendi iç suları olduğunu iddia ediyor ancak ABD buna karşı çıkarak bölgenin uluslararası sular olduğunu savunuyor ve Kanada’nın itirazlarını dikkate almadan bölgeden geçiş yapmaya devam ediyor. ABD’nin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamamış olması da bu konuda elini güçlendiriyor. İkinci sorun ise ABD ve Kanada arasında Alaska açıklarındaki Beafourt Denizi’ndeki sınır sorunu olarak ortaya çıkıyor.
Bir başka perspektiften bakıldığında da bir diğer sorun da Kanada ve Danimarka arasında, Grönland’da yer alıyor. Grönland’ın kuzeyinde yer alan ve yerleşim bulunmayan Hans Adası, Kanada’nın Ellesmere Adası ile Danimarka’nın Grönland topraklarının tam ortasında yer alan kayalık bir bölge. Bu ada hiçbir doğal kaynağa ev sahipliği yapmıyor ancak 1930’dan bu yana iki devlet de bu kayanın kendisine ait olduğunu iddia ediyor. 1984 yılında Kanada askerleri bölgeye Kanada bayrağı ve Danimarkalılar için “Kanada’ya Hoş Geldiniz” mesajı asıp bir şişe Kanada viskisi bıraktılar. Karşılık olaraksa Danimarka askerleri bölgeye kendi bayraklarını asıp, Kanadalılar için Danimarka kokteyli bıraktı. Böylece bölge dünyanın en barışçıl savaşı olan Viski Savaşları’na tanıklık etti.
Sonuç
Buraya kadar baktığımızda Kanada’nın da Grönland’ın da doğrudan ABD toprağı olacağını düşünmek güç, ancak Trump’ın artık Arktik bölgesinde NATO müttefikleri ile sıkıntı yaşamak istemediği ve burada önce Rusya sonra da Çin’e karşı birleşik bir cephe oluşturmak istediği aşikâr.
Ne Kanada ne de Grönland, ABD’ye doğrudan bağlanabilecek bağımsızlıkta değil. Kanada’nın bağlı bulunduğu Birleşik Krallık da Danimarka da bunu onaylamayacaktır. Nitekim Danimarka şimdiden Arktik’teki askeri varlığını güçlendirmeye niyetlendi. Hatta Fransa, Danimarka’yı desteklemek için Grönland’a asker konuşlandırmayı bile önerdi.
Bu açılardan ele alındığında ABD’nin Kanada açısından elde etmesi muhtemel olan şeyler, Kanada’nın ABD ile anlaşmazlığının yaşandığı deniz yolları ve sınırları sorununun ABD lehine sonuçlanması yönünde olacaktır. Öte yandan Grönland durumu bu kadar basit değil. ABD şimdiden Grönland’a çeşitli yatırımlara başlamış durumda. 2020 yılında enerji ve turizm gibi alnlarda 12,1 milyon dolar, 2021 yılında madencilik ve ticaret alanında 10 milyon dolar yatırım gerçekleştirildi ve 1953’ten beri ilk kez 2020 yılında ABD’nin Nuuk’taki konsolosluğu yeniden faaliyete geçti. Bu sırada Grönland’ın ABD’ye bağlanmaması ancak Danimarka’dan koparak bağımsızlığını elde etmesi, ABD’nin Grönland’da istediği nüfuzu elde etmesini sağlayacaktır. Bu durumun Grönland için de faydalı olacağını belirtmekte yarar var, zira ABD’nin ulaşım, enerji iletişim gibi altyapılara, balıkçılık ve turizm gibi sektörlere yatırım gerçekleştirmesi doğrudan Grönlandlıların yaşam kalitelerine de etki edecektir.
Başka bir deyişle Trump ölümü göstererek sıtmaya razı etmeye çalışıyor ve bir iş adamı olarak pazarlık yeteneklerini konuşturuyor.
Ek: Türkiye Masanın Neresinde?
Yeni ticaret yollarının İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın önemini yitirmesine yol açabileceği düşünülürse Türkiye, Arktik politikalara katılmakta çok ama çok geç kaldı. Türkiye’nin Arktik faaliyetleri şimdiye dek bilim diplomasisinden ibaret kaldığını söyleyebiliriz. Arktik’ten ilk kez resmi olarak bahsedildiğini 2014 yılında kabul edilen Türkiye Ulusal Deniz Araştırma Stratejisi’nde görüyoruz. Buna göre Arktik’te de deniz faaliyetlerinin icra edilmesi hedefler arasında yer aldı. Ardından 2018-2022 yılları arasında Ulusal Kutup Bilim Programı faaliyete geçirildi. Bu program büyük ölçüde Antartika’yı kapsasa da ilk kez 2019 yılında Arktik’e de bir bilim seferi gerçekleştirildi. TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi bünyesinde Kutup Araştırmaları Enstitüsü kuruldu ve 2020 yılında 15 proje hayata geçirildi. Türkiye ayrıca Arktik Konseyi’ne gözlemci statüsü için başvuruda bulundu ancak süreç henüz sonuçlanmadı. En sonunda, 2022 yılında Türkiye, Svalbard Antlaşması’nı imzalayarak sürece dahil oldu.
Başka bir açıdan konuşursak, Türkiye’nin elle tutulur bir Arktik politikası yok, ancak Türkiye’nin Arktik’teki gelişmelerden etkilenmemesi söz konusu değil.